| Yazar |
Konu  |
|
major
Seçkin Üye
    
Turkey
İleti 1122 |
İletim - 13/06/2005 : 16:22:36
|
Bundan sonra bu topic de toplamayı düşünüyorum kendi beyendiğim hikaye ve haber türü şeyleri...
Sahip olduklarımızın değerini bilmek...
Yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk kapımı çaldılar. “Eski gazeteniz var mı, bayan?” Çok işim vardı. Önce hayır demek istedim, ama ayaklarına gözüm ilişince sustum. İkisinin de ayaklarında eski sandaletler vardı ve ayakları su içindeydi. “İçeri girin de, size kakao yapayım” dedim. Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı. Kakaonun yanında reçel ekmek de hazırladım onlara, belki dışarıdaki soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri. Onlar şöminenin önünde karınlarını doyururken ben de mutfağa döndüm ve yarıda bıraktığım işlerimi yapmaya koyuldum. Fakat oturma odasındaki sessizlik dikkatimi çekti bir an ve başımı uzattım içeriye. Küçük kız elindeki boş fincana bakıyordu. Erkek çocuğu bana döndü ve “Bayan, siz zengin misiniz?” diye sordu. “Zengin mi?Yo hayır!” diye yanıtlarken çocuğu, gözlerim bir an yağımdaki eski terliklere kaydı. Kız elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve “Sizin fincanlarınız ve fincan tabaklarınız takım” dedi. Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu. Sonra gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa. Teşekkür bile etmemişlerdi, ama buna gerek yoktu. Teşekkür etmekten daha öte bir şey yapmışlardı. Düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı. Pişirdiğim patateslerin tadına baktım. Sıcacıktı patatesler, başımızı sokacak bir evimiz vardı. Bir eşim vardı ve eşimin de bir işi. Bunlar da fincanlarım ve fincan tabaklarım gibi bir uyum içindeydi. Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırıp, yerlerine yerleştirdim. Çocukların sandaletlerinin çamur izleri halının üzerindeydi hala. Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim de. Olur ya unutuveririm ne denli zengin olduğumu.
[Alıntıdır] [Alıntıdır] [Alıntıdır]
DÜŞÜNELİM SORGULAYALIM...
Bir bilge adam çölde öğrencileriyle otururken demişki;
"Gece ile gündüzü nasıl ayırt edersiniz?
Tam olarak ne zaman karanlık başlar,ne zaman ortalık aydınlanır?"
Öğrencilerden biri;
"Uzaktaki sürüye bakarım, "demiş, "koyunu keçiden ayıramadığım zaman akşam olmuş demektir."
Başka bir öğrenci söz almış ve
"Hocam"demiş,"İncir ağacını,zeytin ağacından ayırdığım zaman, anlarım ki sabah başlamıştır."
Bilge adam uzun süre susmuş. Öğrenciler meraklanmışlar ve,
"Siz ne düşünüyorsunuz hocam?"diye sormuşlar.
Bilge şöyle demiş;
"Yürürken karşıma bir kadın çıktığında, güzel miçirkin mi, siyah mı beyaz mı diye ayırmadan ona arkadaş diyebildiğimde
ve yine yürürken önüme çıkan erkeği,zengin mi yoksulmu diye bakmadan, aldırmadan, kardeşim sayabildiğimde anlarımki sabah olmuştur,
AYDINLIK başlamıştır..."
Bu 6 kuralı unutma...
Bir gün tanrı duyguları yaratmış ama bakmış ki bunlar çok yoğun ve güçlü şeyler ve de insanlar bu duygulara hazır görünmüyor. Tutmuş hepsini bir kutuya koymuş ve bir meleğine emanet etmiş. Bu kutuyu ona söyleyinceye kadar açmamasını hatta aralayıp bakmamasını tembihlemiş. Günün birinde bu meleğin dünyaya inmesi gerekmiş. Öykü bu ya kutuyu yanında götürmemek için bir başka meleğe teslim etmiş ve ona sakın açmamasını yoksa Tanrı'nın anlara kızacağını anlatmış... Ancak bu melek, kutunun içerisindekileri çok merak etmiş. Biraz aralayıp baksa hiçbir zararın gelmiyeceğini düşünmüş ve kutuyu aralamış. O kutuyu aralar aralamaz duygular birden kutudan fırlamış ve birer birer dünyaya dökülmeye başlamış. Dünyada insanların değiştiğini, birbirini sevmeye, nefret etmeye, öldürmeye , yüceltmeye başladığını gören ilk melek apar topar dünyadan ayrılmış ve duyguların neredeyse tamamının kutudan çıktığını görünce, kutuyu teslim ettiği meleğin elinden hışımla almış kapatmış.... Ancak kutuda bir tek duygu sıkışıp kalmış, yarısı içerde yarısı dünyada... İşte o duygu UMUT muş. Tüm duygular vaktinden önce dünyaya inmiş ama umudun sadece yarısı inebilmiş. Yani aceleci bir melek yüzünden umut, dünyada hep bir varmış bir yokmuş...
İnan! ...Ama yalnızca bildiğin gerçeklere. Güven! ...Ama yalnızca içinde bağladıklarına. Sev! ...Ama yalnızca hak edenleri. Paylaş! ...Ama yalnızca değerini bilenlerle. Çalış! ...Ama yalnızca doğruluk yolunda. Yaşa! ...Ama SAKIN ÖLÜMÜ AKLINDAN ÇIKARMA
İlginç bilgiler...
*3.7 litre benzin yaklaşık 3 milyon litre içme suyunu kirletmektedir *1 saat süreyle kulaklıkla birşey dinlemek kulaktaki bakteri sayısını %700 arttırır *10'uncu yüzyılda İran'ın veziriazamı olan Abdul Kasım İsmail,kitaplarına çok düşkün bi adammış.Bu sıradan bi düşkünlük değil.117000 cilt kitaptan oluşan kütüphanesini nereye giderse yanında götürüyomuş.Bu iş için develeri kullanıyomuş.Özel eğitimli 400 deve,alfabetik olarak sıralanarak vezirin kitaplarını taşıyolarmış *13 rakamının uğursuz olarak bilinmesi nedeniyle ABD'de birçok otelde 13. katta oda bulunmaz. *135 yaşındaki Ali Muhammed Hüseyin, yeryüzünün en yaşlı insanı olarak biliniyor *1707-1782 arasında yaşamış bir rus kadının; 16 ikiz,7 üçüz ve 4 dördüzü,1725-1765 arasında dünyaya getirdiği belirlendi *18 Şubat 1979 yılında Sahra çölüne kar yağmıştı *1950'den önce kenevir,ağaç kabugu ve marijuana yaprağı kullanılarak yapılırdı.
“Niye Ben?” diyen herkes için
Brenda, yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı.
Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına. Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı.
Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu. Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Brenda’nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu.
Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı. Lens, yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah’a dua edebilirdi yalnızca... Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı. “Allah’ım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et.”
Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri “Aranızda lens kaybeden var mı?” diye bağırdı.”
Brenda’nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti.
Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazacaktı:
“Allah’ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım...”
KALBINIZIN SESINI DINLEYIN
David o gün çok yogundu,seçim kampanyalari devam ediyordu.Aceleyle çevirdigi telefonda karsisina çikan sarki gibi bir sesle karsilasinca sasirdi.Özür dileyip kapatti.Ama o hos ses aklindan çikmiyordu. Ertesi gün sabah erkenden o numarayi aradi.Telefon çalarken kalbi çok hizli çarpiyordu. Evet karsisinda yine o tatli ses vardi.Kendisini tanitti. Konusmaya basladilar. Konustukça kizdan daha da Etkileniyordu. Günler geçti.. Hergün onunla konusuyordu,onun sesini duymadan güne baslayamiyordu. Kizgin oldugunda sakinlestiriyor,üzgünken neselendiriyor, monoton günlerde yeni heyecanlar asiliyordu. O soguk kis günleri bu sicacik sesle isinmis ve bahar gelmisti. Bu arada seçim kampanyalarida çetin bir sekilde devam ediyordu.Bu arada aklindan ve kalbinden çikaramadigi o kizla evlenmeliyim diye düsünmeye basladi.Bu kampanyasi içinde olumlu olurdu. Danismani basinin etini yiyiyordu." Evlenirsen ,raitingin 10 puan artar diye...Su ana kadar bu konuyu pek ciddi düsünmemesti. Neden olmasin dedi ve hizla telefonu çevirdi. Hiç nefes almadan evlenmek istedigini söyledi ,kampanyasini anlatti, hayallerinden bahsetti, seçimden sonra karayiplerde bir balayindan bile bahsetti. Onun çoskusu genç kizada geçmisti. Ama bir anda sessizlesti ve miriltili bir sesle " henüz beni görmediniz ,ya begenmezseniz." dedi. David" bu kadar güzel bir sesin ve kalbin sahibi çirkin olamaz herhalde" dedi.Bu arada eski nesesini ve çoskusunu kaybetmisti. O zaman yarin bulusalim dedi.Bulusacaklari yeri konustular. Ertesi gün David heyecanla bulusacaklari yeregeldi.Biraz sonra uzaktan yaninda köpegi ile güzel bir kiz geliyordu. Acaba o mu diye düsündü. Ama parkin o kismindaki tek kisi olmasina ragmen ona bakmiyordu. Uzaklara çok uzaklara bakiyordu. Sanirim o degil dedi. Kizin gözlerinde günes gözlükleri vardi.Kizin gözlerinin ne renk oldugunu düsünmeden edemedi. Kiz David ile telefondaki melegin bulusacagi havuzun yanina kadar geldi. O da ne! Elinde bir beyaz baston vardi. David saskinlikla ona bakakaldi. Bu o telefonlarda konustugu melegiydi.Ama o kördü.Ne yapmaliyim diye düsündü. Kaçip gitmeli mi ? Herseye ragmen elini tutup konusmali ve onunla evlenmeli miydi ? David yutkundu ve birkaç adim atip,kizin yanindan geçip sessizce gitti.Parkin disina çiktiginda son birkez dönüp kiza bakti.Kiz hala uzaklara dogru bakiyor,köpegiyle konusuyor ve David 'i bekliyordu. David günlerce, onu bekleyen kizin hayalini unutamadi. Sürekli dogruyu yaptigina kendini inandirmaya çalisiyordu. Bazen eli telefona gidiyor, o gün isim çikti gelemedim deyip,yine herseye yeniden baslamayi düsünüyordu. Günler geçti ve seçimler sonuçlandi. David seçimleri kaybetti. New Jersey valisi olamamisti. Yine avukatliga devam etmeye basladi. Noel hazirliklarinin devam ettigi o öglen, sekreteri içeri girerek, davanin 25 dk sonra olacagini hatirlatti. Hizla hazirlandi. Çantasini alip adliyeye gitti.Yerine geçti oturdu. Önemli bir tecavüz davasi görülüyordu ve sanigi David savunacakti, isi zordu. Biraz sonra karsi taraf ve hakim de yerlerini almisti. David ilk taniga sorusunu sordu. Moralinin bozulmamasi için karsi tarafin avukatina dönüp bakmamisti bile. 2.tanik ile ilgili notlarina bakarken, yüksek topuklu bir ayakkabi sesi duydu. Karsi tarafin avukati tanigin yanina gidiyordu. Avukat konusmaya basladi.Bu ses çok sert,acimasiz ama bir o kadar da Tanidik geldi.Basini kaldirdi daha bir dikkatle bakti. O sirada saçlarini simsiki topuz yapmis, menekse gözlü, dudaklari bir çizgi gibi kapali avukatla gözgöze geldi. Iste o anda gözlerinde birden baska bir görüntü canlandi. Çaglayan gibi omuzlarindan asagi sarkan sari saçlar, heran gülmeye hazir yürek seklinde dudaklar, melek gibi bir yüz ve güzel bir vücut. Bu o parktaki kiz olabilir miydi..? Yoksa halisülasyonlar mi görmeye baslamisti. 2 saat sonra dava bittiginde hiç bir sey hatirlamiyordu.Yanindan hizla geçen avukatin pesinden kosup bahçede yakaladi. Tam agzini açip konusacakti ki, o menekse göze, ta gözbebeklerinin içine kadar simsicak bir sekilde bakti; o çizgi halindeki dudaklar güller gibi açarak gülümsedi ve sarki gibi melodik bir ses duyuldu. " Merhaba o gün parkta sana saka yapmak istemistim. Herseye ragmen beni isteseydin, cesurca yanima gelip bana telefondaki melegim demis olsaydin, ya da 1-2 saniye daha bekleyebilseydin, sana evet demek için gelmistim. Oysa sen kendi kalbini sinavdan geçirdin ve basarisiz oldun. Bu arada, sürekli aradigin... ya da parktaki günden sonra hiç aramadigin telefon, ofisimdeki direkt telefondu." Ve telefondaki melek yürüyüp gitti...
Kalbinizin sesini dinleyin
Geç kalınmış pişmanlık...
1994 Eylül'ünün sonları... Serin bir sabah... İzmir yönünden Balıkesir'e yaklaşan bir otobüs, şehrin girişindeki inşaat malzemeleri satan bir dükkânın önünde durdu. Otobüsten, uzun boylu bir genç indi. Elindeki valizden ve tedirgin bakışlarından, buranın yabancısı olduğu anlaşılıyordu. Gömleğinin cebinden çıkardığı kâğıdı dikkatle inceledi. Aradığı adrese ulaştığını görünce, yüzünde hafif bir tebessüm dalgalandı. Kapıdaki görevliden, aradığı kişinin içeride olduğunu öğrenince, sevinci bir kat daha arttı. Heyecanla titreyen eli, büronun tokmağına dokundu: -Giriniz lütfen, kapı açık! -İyi günler! Mustafa Bey, Denizli'den asker arkadaşınız Oktay Bey gönderdi. Size şu notu iletmemi istedi. Mustafa Bey, eski bir dostu hatırlamaktan son derece memnun olmuştu. Ama, "Bu gence, maddî yönden sahip çıkın!" notunu da okuyunca, biraz tedirginleşti. Evet, "ekonomik yönden sıkıntı içinde olan, hem siması hem de yüreği temiz öğrenciler" için yardım ediyor, hattâ yardım bile topluyordu. Karşısındaki gence, bu düşüncelerle bir kere daha baktı. "Saçları jöleli... Üzerine tokaları şıkırdayan dar bir kot takım giymiş; üstelik, sigara da kokuyor." diye düşündü. Arkadaşının, nasıl olup da böyle birine sahip çıkmasını beklediğini anlayamamıştı. Yardım eli uzatılması gereken nice Anadolu delikanlısı dururken... Neyse, görünüşü tuhaf bu genci gözü tutmadığı için, hemen cevap vermektense gencin durumunu araştırmayı düşündü. Ona şimdilik sadece telefon numarasını verip; 'Sen şimdi git yurda yerleş, bir gelişme olursa, ben sana ulaşırım.’ dedi. Daha sonra Denizli'deki arkadaşını arayıp genç hakkında geniş bilgi edinmeyi düşündü; fakat işlerinin yoğunluğundan buna bir türlü fırsat bulamadı. Günler geçip gidiyordu. Bir iki gün sonra, aynı genç yine dükkâna geldi. Mustafa Bey, dükkânın içinde koşuşturup işçilere talimat yağdırırken, genci ihmal ettiğinin farkına bile varamıyordu. Gencin daha sonraki gelişlerinde de Mustafa Beyin işleri dolayısıyla gençle ilgilenmeyişi tekrarlanınca genç artık uğramaz olmuştu. Mustafa Bey, Denizli'deki arkadaşını bir vesileyle aradığında arkadaşı genci sormuş ve onun hakkında bazı bilgiler vermişti. Mustafa Bey, yaptığı hatayı anlamıştı; çünkü genç aslında temiz ve izzetine düşkün, arayış içinde, sahip çıkılması gereken ve istikbal vaat eden biriydi. Mustafa Bey, bunun üzerine genci birkaç gün aradı; fakat bulamayınca bir daha üstüne düşmedi. Bu hâdisenin üzerinden uzun bir zaman geçti. 1999 Haziran'ında, sıcak bir Balıkesir akşamı... Mustafa Beyin dükkânına, iyi giyimli birisi geldi: -İyi günler! Şehrin dışında yaptırdığım villa için, acilen alçıpene ihtiyacım var. -Peki efendim. Şimdilik siparişinizi alalım pazartesi getiririz. -Ama malzemeler yarın lâzım. Eğer getirirseniz, hem nakliye masrafınızı karşılar, hem de yüklü bir avans verebilirim. Bu acil ve kârlı siparişi kaçırmamanın tek yolu, kamyonete atlayıp İzmir'e gitmekti. Nitekim o da, bunu yapmaya karar verdi. Mustafa Bey, dükkânını kapayıp evine gitti. Akşam yemeğinden sonra, kamyonetiyle yola koyuldu. Şehrin 10 km kadar dışında karanlığın koynuna doğru ilerliyordu. Biraz sonra, üniversitenin önündeydi. Az ileride birisi, "oto-stop" çekiyordu. Yaklaşınca, yavaşlayıp oto-stop çeken kişiyi şöyle bir süzdü: Sırtındaki çantası ve tuhaf kıyafetiyle, bir ‘ucube’yi andırıyordu. Üstelik, uzun ve boyalı saçlarından, kız mı, yoksa erkek mi olduğu anlaşılamıyordu. "Hey babalık! Beni de alsana arabana!" deyince, erkek olduğunu anladı. Kendi kendine, "Terbiyesiz!" diye söylenerek, tekrar gaza yüklendi. İki yüz metre gitmemişti ki, içinden bir ses, "Dön ve o genci arabana al!" diyordu. Önce önemsemeyip, yoluna devam etmek istedi. Ama içindeki ses, daha kuvvetli bir şekilde, aynı çağrıyı tekrarladı. Durdu, geri dönüp genci arabasına davet etti. Lâkayt bir tavırla koltuğa yerleşen genç, alkol kokuyordu. Genç hafif bir sırıtmayla teşekkür etti sadece. Yola devam ederlerken Mustafa Bey, gencin makine mühendisliğinin uzatmalı beşinci sınıfını okuyan Denizlili biri olduğunu öğrendi. Bu duruma bayağı keyiflenmişti. Aklına, Denizlili arkadaşı geldi. Gence, bu arkadaşından bahsetmeye başladı. Karşısındaki gencin yüzünde birden soğuk rüzgârlar esmeye başladı. Genç sanki, şok geçiriyordu. Tam bu sırada: -Durdur şu arabayı, durdur diyorum sana! Hemen inmem gerekiyor! Mustafa Bey, şaşırmıştı. Ne oluyordu böyle? Acaba, karşısındakini kıracak bir sözü veya davranışı mı olmuştu? Onun gönlünü almaya çalıştı. Ama, ısrarına rağmen, gencin inme isteğinin önüne geçemedi. Gecenin karanlığında, bir ağaç kümesinin dibinde arabasını durdurmak zorunda kaldı. Genç, öfkeyle kendini dışarı attı. Mustafa Bey, ısrarla aynı şeyi soruyordu: -Bari, niye inmek istediğini söyle! Gencin, lâkayt tavrından eser kalmamıştı. Sesinde, yıllar öncesinden kaynayıp taşan bir öfke gizliydi: -Bak bana, iyi bak! Beni tanımadın değil mi? Beş yıl önce kapına gelip senden yardım istemiştim. Sen ise, orada olduğun hâlde kendine yok dedirttin! Mustafa Bey, şaşkınlıktan donakalmıştı. Kısa süreli bir düşünce felci geçiriyor gibiydi. Kendini toparlayıp, gencin hâlinden pişmanlık duyarak ondan özür dilemek istedi. Yalvarmalarına rağmen genç, karanlığın içinde kaybolup gitti. Bir süre peşinden gitmiş ama yetişememişti. İzmir'e gitmekten vazgeçip, her yeri didik didik aramaya koyuldu. Gencin gidebileceği her yere baktı. Sanki genç, yer yarılıp da içine girmişti. Ne yaptıysa, bir türlü ona ulaşamadı. Eve geldiğinde, vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Yıllar önce yaptığı bir ihmal, onun içini kurt gibi kemiriyordu. Günler, ağır aksak da olsa, geçiyordu. O gecenin üzerinden henüz on beş gün geçmişti. Mustafa Bey, içini kemiren o büyük pişmanlıkla, her geçen dakika mum gibi eriyip tükeniyordu. O sabah da işine erken gelmişti. Kapıdaki görevliye selâm verip, odasına geçti. Biraz sonra kapıdaki görevli, sabah çayıyla simidini ve gazetesini getirdi. Görevli henüz kapıya varmamıştı ki, bir gürültüyle irkildi. Arkasına baktığında gazetenin üzerine yığılan Mustafa Beyi gördü. Koşup Mustafa Beyi kaldırdı, odadaki kanepeye yatırdı. Masadaki gazetinin baş sayfasında, kanlar içinde bir gencin büyük boy fotoğrafı vardı. Altında da, bütün olup biteni özetleyen şu cümle yazılıydı: "Makine mühendisliği 5. sınıf öğrencisi genç, oto-stop çekerken, kendisine çarpan bir aracın altında, fecî şekilde can verdi."
Duygular...
Uzun yıllar önce tüm insani duyguların yaşamakta olan bir ada varmış. İyimserlik,üzüntü,bilgi,gurur.... Ve diğer duygular gibi sevgi de. ***** Günlerden birgün bütün duygulara adanın batacağı bildirilmiş... Bunun üzerine herkes gemisini hazırlayıp adayı terketmiş. ********* Sadece sevgi son ana kadar beklemek istemiş. Ada batmadan önce sevgi yardım istemiş. ************** Önünden lüx bir gemiyle geçmekte olan zenginliğe sormuş: "Beni götürebilir misiniz? "Yapamam.Gemim altın ve gümüşlerle dolu.Sana yer yok!" ******************** Sonra önünden şahane bir gemiyle geçmekte olan gurura sormuş: "Benim götürür müsün? Gurur:"Seni götüremem.Gemim kusursuz.Benim mükemmel gemimi bozabilirsin!"
**************************** Sonra yanından geçmekte olan üzüntüye sormuş "Üzüntü lütfen beni götür" "Ah sevgi!O kadar üzüntülüyüm ki, yalnız kalmalıyım. ************************************ Sonra yanından neşe geçmiş. Fakat halinden o kadar memnunmuş ki,sevginin kendisine seslendiğini bile duymamış... ******************************************* Aniden bir ses:"Gel sevgi seni götüreyim"demiş. Bu konuşan kişi yaşlı bir duyguymuş. Sevgi o kadar mutlu ve müteşekkir kalmış ki, ismini sormayı dahi unutmuş... ************************************************* Kurtulduğu zaman herşeyi bilen bilgiye sormuş: Bana yardım eden kişi kimdi? Bilgi "zaman" demiş. ************************************************** ***** Sevgi:Neden bana yardım etti? Bilgi:"Sadece zaman sevginin hayatta önemli olduğunu anladığı için!!!" ************************ Nice insanlar vardır,zengin. Ne yazık ki,zenginliği ve bencilliği yüzünden dostları olmaz. Ancak ölüm vakti gelirken aklına gelir, Sevginin hayatta önemli birşey olduğu Nice insanlar vardır,geniş evlerde,büyük otomobillerde yaşar. Ne yazık ki geriye kalan bir avuç topraktır. **************************************** Bu sayfayı bir dostuna gönder. Gönder ki, Onların senin için ne kadar önemli olduğunu anlasınlar. Tüm dostlarına gönder. Göndermiş olduklarına da gönder. Sana geri geldiğinde çevrendeki arkadaşlarının gerçek arkadaş olduğunu anlarsın.
Şimdilik bu kadar eğer beğenilirse... Devam edeceğim...
Saygılarımla... |
|
|
major
Seçkin Üye
    
Turkey
İleti 1122 |
İletim - 13/06/2005 : 18:31:15
|
ISRAF
On dokuz yil evveldi. Stockholm'e gitmistim. Bir otele indim.Geceydi.
Sabahleyin, tras olmak için lâvaboya gittigimde, aynanin yaninda ilginç bir not gördüm. Lütfen diyordu, trastan sonra jiletinizi çöpe atmayin.
Yanda bir kutu var, oraya birakin. Bir tek jiletle dahi olsa, Isveç çelik sanayiine yardimci olun.
Dogrusu hayretler içinde kaldim. Çocuklugumdan beri çelik esya denince akla Isveç çeligi gelir. Birçok esya üzerinde " Isveç çeliginden yapilmistir" diye yazardi. Iste o ülke, kullanilmis bir tek ufacik jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çikiyor, gelen turistlere rica yollu uyarida bulunuyordu.
Isviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda, radyolar, televizyonlar, basin bir haberi duyurur. Su tarihte, su saatte, adamlarimiz gelecek.
Siz lütfen hazirliginizi yapin. Okumadiginiz, ilgilenmediginiz, kullanmadiginiz ne kadar kitap, dergi, gazete varsa, kagit, ambalâj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa, kapinin önüne koyun.Isviçre'nin kalkinmasina yardimci olun. Fazla agaç ziyanina engel olun.
Bes yasinda idim. Babaannem rahmetli, pirinç ayikliyordu. Bir tane yere düstü. Babaannem egildi, aramaya basladi. Saga bakiyor, sola bakiyor, bulmaya çalisiyor.
Çocukluk iste, aman babaanne dedim. Bir pirinç tanesi için bu kadar çaba harcamaya, yorulmaya deger mi?
Rahmetli ilk defa sertlesti bana karsi , öfkeyle dogruldu. Sen oturdugun yerden ahkâm kesiyorsun, dedi. Hiç pirinç üretilirken gördün mü? Insanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru, alin teri, emegi, çilesi var biliyor musun? Utancimdan kipkirmizi olmustum.
Aradan yillar geçti. Hukuk Fakültesinde ögrenciyim.
Alain'in proposlarini okuyorum. Birden irkildim. Babaannemi hatirladim.
Alain, bir insan yerde bir igne görüp de egilip almazsa, bütün uygarliga karsi ihanet etmis olur diyordu. Ilâve ediyordu. Bir ignenin üretiminde binlerce insanin alin teri, göz nuru, el emegi vardir diyordu.
Japonlar son derece sade, basit, yalin mütevâzi yasayan insanlardir.
Evlerini mobilya ile esya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekâmül edememis , hayatin mânâsini anlayamamis , zavalli kimselerdir.
Böyleleriyle, zavalli, evini mezat salonuna çevirmis diye eglenirler.
Bir insanin gösteris için esyanin esiri olmasi ne kadar acidir.
Vaktiyle Japon ekonomisi bir darbogazdan geçiyor. Iç borçlar, dis borçlar girtlagi asiyor. Zamanin basbakani meclisi toplar. Kürsüye çikar. Durumu olanca açikligi ve tehlikeleri ile anlatir ve su andan itibaren der, Allah sahidim olsun ki, Japonlarin iç ve dis borçlari son kurusuna kadar ödenmeden, pirinçten baska bir sey yemeyecegim. Su üstümdeki elbiseden baska elbise giymeyecegim. Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçinma kampanyasi açilir. Japonya bütün borçlarini öder.
Bu durumun toplumun bütün kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadigini söylemeye gerek yok.
Geçenlerde Japon imparatorunun sarayini gördüm.
Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevâzi , ne kadar gösteristen uzak...
Gerekmedigi halde elektrigi yakmakla, suyu kapamadan bos yere akitmakta, gece çamurlu ayakkabilarimizi temizlemeden yatmakla, yemek yedigimiz kaplari yikamadan birakmakla biz de zalimler sinifina geçmiyor muyuz?
Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüstür. Her sey o kadar birbirine baglidir ki, ilkokul okuma kitabimizdaki bir sözü hiç unutmadim.
Bir mih bir nal kaybettirir.
Bir nal, bir ati , bir at bir orduya savasi kaybettirir diyordu.
Maddî durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalim, ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayiz. Bunda parayi da, maddiyati da asan büyük bir edep ve incelik vardir.
Yazar ve kaynak bilinmiyor, ancak " forward " edilmesi gereken bir mail varsa o da budur..
Nasıl Ölüyoruz?
Avrupa birliğini bile kendine benzetmeye azmeden milletimizin,ölümünün bile farklı olduğunu yaptığımız küçük bir araştırma sonucu tespit ettik.İşte gazetelere de yansıyan ''bize özgü''ölüm şekilleri • 2450 derecelik fırında sigarasını yakmak için 600 tonluk pres makinasının arasından geçerken... • Kurtarmaya gelen ambulansın yaralının üstüne park etmesi sonucu... • Traş olurken berberin ''rahatlatır'' demesiyle aniden boynunu sağa sola çevirirken boynunu kırarak... • Mideye kaçan sineği öldürmek için ağıza sheltox sıkmak suretiyle... • Haşeratı öldürmek için yatağı ilaçladıktan biraz sonra uyuya kalarak... • Elektrik direğine yaslanıp ayakkabısına kaçan taşı çıkarmak için ayağını silkelerken elektrik çarptı sanan yardımsever bir Laz tarafından kafasına kalasla vurulmak suretiyle... • Kontrol için geminin buhar kazanına girdikten sonra bir tayfanın ''kazanın kapağı açık unutulmuş diyerek kapağı kapatması sonucu.''(olay denizcilik işletmeleri'ne ait Gaziantep tankerinde geçer). • Yolda yürürken başına balkon düşmesi • Kahvede arkadaşlarla okey oynarken başına inek düşmesi sonucu... • Balkona 50 kişi çıkılması sonucu balkonun çökmesi ile toplu halde... • Bir otomobilde 5 kişi sarhoş kafayla dolaşırken radyoda çalan müziğe dayanamayarak yol kenarında durup TEM otoyolu üzerinde halay çekerken kamyon altında kalınarak...
...............................
Adam yorgun argın eve döndüğünde beş yaşındaki oğlunu kapının önünde kendisini beklerken buldu. Çocuk babasına, saatte ne kadar para kazandığını sordu. Zaten yorgun gelen adam, oğluna "Bu senin işin değil" diyerek karşılık verdi. Çocuk dayattı: "Babacığım lütfen bilmek istiyorum" dedi. Adam, "Bu kadar çok bilmek istiyorsan söyleyeyim" dedi, "saatte 20 dolar kazanıyorum." Bunun üzerine çocuk, babasından bir istekte bulundu: "Peki Babacığım, bana 10 dolar borç verir misin?" dedi. Adam, daha çok sinirlendi: "Benim senin saçma oyuncaklarına ya da benzeri şeylerine ayıracak param yok" dedi. "Hadi derhal odana git ve kapını kapat." Çocuk sessizce odasına çıkıp, kapısını kapattıktan sonra, adam sinirli sinirli düşünmeye başladı: "Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder?" dedi kendi kedine. Aradan bir saat geçmiş, adam biraz daha sakinleşmişti. Çocuğuna, parayı neden istediğini bile sormadığı geldi aklına. Yukarıya, çocuğun odasına çıktı ve yatağında uzanan Çocuğuna, uyuyup uyumadığı sordu. "Hayır uyumuyorum" diye yanıtladı çocuk. Adam, çocuğundan özür diledi: "Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim, yorgundum" dedi. Ve elindeki parayı uzattı: "Al bakalım istediğin 10 doları." Çocuk sevinçle haykırdı: "Teşekkürler Babacığım" dedi ve yastığının altında sakladığı buruşuk paraları çıkardı, elindeki parayla birleştirdi, tümünü tane tane saymaya başladı. Oğlunun yastık altından para çıkarıp saydığını gören adam, yine sinirlendi: "Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?" diye bağırdı, "benim senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak zamanım yok." Çocuk, babasının bağırmasına aldırmadı bile: "Fakat yeterince param yoktu ki... Ancak simdi tamamlayabildim" dedi ve elindeki paraların tümünü babasına uzattı. "İşte sana 20 dolar, Babacığım" dedi, "simdi bir saatini alabilir miyim?"
...................................
Hayatın İntikamı
Ne zaman üniversitelere konuşma yapmaya gittiysem ya da ne zaman benden daha genç biri benim ondan daha fazla bir şey bildiğimi sanarak bana sorduysa "bu işin olurunu", dedim ki: Üniversiteyi bitirince hemen çalışmaya başlama. Git, dolaş, ülkeler gez, aç kal, meteliğe kurşun at, ama ne yap et, koşturmaya başlamadan önce biraz amaçsız yürü. Maceraya çık, bedeli ne olursa olsun bunu yap. Çünkü... Çünkü hayat, onu erken anladığını sananlardan çok fena alır öcünü. Bir şeyi vaktinde yaşamadan geçersen, çok sonra, seni rezil etme pahasına, sana yaşatır o eksik bıraktığın bölümü. Âşık mı olmadın on altı yaşında? Gelir seni kırk beşinde bulur, en olmaz zamanda. Maceraya mı çıkmadın yirminde? Sürükleye sürükleye götürür seni otuz beşinde. Yırtık kot, yer bezinden hallice bir kazak giyip, nasıl göründüğüne aldırmadan geçiremedinse öğrencilik yıllarını mesela, elli yaşında, artık kalabalıkların gözleri seni hiç de öyle görmeyi beklemezken, sana giydirir o kot pantolonu. Hayatı sakın erkenden yaşama, sonradan çok fena komik eder adamı. Serserilik ederek geçirmeli insan serserilik edilecek yaşları. Zira atlayıp geçtiğin ne varsa dönüp dolaşıp bulur insanın yakasını. Kendini yaşatıncaya kadar yapışıp kalır..
......................
Türk`ü Böyle Biliriz.
Mutfak Tüpünün Kaçırıp Kaçırmadığını Kibrit Yakıp Kontrol Eden Türk'ten Başkası Olabilir Mi?
Desenlerini Çok Beğenerek Aldığı Yeni Bir Mobilyanın Üstünü Başka Bir Örtü Örterek Kullanan Kişi Türk'tür.
Geçirdiği Bir Trafik Kazasından Sonra Kanlar İçinde Çarpılmış Arabasına Üzülen Türk'tür..
Yemekte Eti Bıçakla Değil, Çatalın Yanıyla Kesmeye Çalışan Bir Kişi Görürseniz Gözlerinden Öpün. O Bir Türk'tür.
On Yıllık Bir Otomobilin Koltuk Ambalaj Naylonlarını Çıkarmadan Kullanma Becerisini Ancak Türk'ler Gösterebilir.
Çayı, Çay Tabağına Döküp İçen Bir Türk Değil Midir?
Kırmızı Işıkta Durduğunuz İçin Size Ancak Bir Türk Bağırabilir.
Ancak Bir Türk Kolayı Çalkalayıp Fışkırtarak Asitsiz İçmeyi Akıl Edebilir.
Otoyolda Otomobilin Gaz Pedalına Tuğla Koyup, Yorulmadan Kullanma Fikri Bir Türk'ündür.
Elektronik Hesap Makinesini Yada Uzaktan Kumandasını Naylona Sarıp Üzerinede Ambalaj Lastiği Geçiren Türk'tür.
............................
Çok insanın hayal edemeyeceği kadar zengindi. Ülkenin en güzel şehirlerinin en güzide semtlerindeki dairelerinin sayısını bile bilmiyordu. Ayrıca, iyi bir antika meraklısıydı. Elinde tuttuğu zengin koleksiyonun değeri de tahminleri zorluyordu. Çiftlikleri ve arabaları da vardı tabii. İşlettiği mağazalarda binlerce insan çalışıyordu. Herkes, 'Keşke onun yerinde ben olsam!' diye düşünüyordu. Gelin görün ki o, bulunduğu yerden hiç memnun değildi. Her şeye sahip olduğu doğruydu. Ancak, içinde bir yerde derin bir boşluk, doyurulmaz bir açlıkla kıvranıyordu. Kendisine'Baba!' diye sarılacak bir çocuğu yoktu. Yıllardır eşiyle birlikte bu yanlızlığı, bu eksikliği içten içe hissetmişlerdi. Ama umutla dua etmeye, sabırla beklemeye devam ediyorlardı. Eşi, aynı zamanda bir ressamdı. Kadın hayal ettiği bebekleri, çocukları büyük bir ustalıkla yağlı boya tablolara çiziyordu. Ancak resimleri hep kendine saklıyor, sergiliyordu. Resmini yaptığı bebekleri, çocukları kendi çocukları gibi seviyordu. Haliyle, çocuklarını parayla bir başkasına satmak aklının ucundan geçmezdi.
Sonunda ihtiyarlık günleri gelip çattı. Artık çocuk sahibi olma hayalleri bitmişti. Fakat beklenmedik bir şey geldi başlarına. Ağır bir trafik kazası geçirdiler. Adam hafif yaralı olarak kurtuldu. Ancak karısı ciddi bir beyin hasarı ile yoğun bakımda yattı aylarca. Adam karısının sağlığı için servetinin önemli bir kısmını harcadı. Derken, doktorlar karısının kısmen iyileştiğini söylediler. Kadın eve döndü.Ama artık eskisi gibi değildi. Adeta bir çocuk gibi yaşıyordu. Karısının gündelik işlerini yapabilmesi için bir bakıcı hanım çalışıyordu yanlarında. Kocasını savaşta kaybetmiş genç hanımı adam ve eşi evlatları gibi sevdiler. Eve biraz olsun çocuk cıvıltısı getiren iki küçük çocuğunu da torunları bildiler. Bu arada evin hanımı eskiden olduğu gibi resimler yapmaya çalıştı. Bekleneceği gibi tabloları eskisi kadar başarılı değildi. Yine de kadının eski günlerdeki gibi mutlu olmasına yardımcı oluyordu.
Yıllar hızla aktı. Kadın bir gün beyin sorunları nedeniyle öldü. Adam, bakıcı hanım ve iki yetimini değerli hediyelerle evlerine gönderdi. Çok geçmeden adam da kalp krizi geçirerek hayata veda etti.
Böylece hayalleri süsleyen o koca servet sahipsiz kaldı. İlk olarak paha biçilmez antikalar büyük bir müzayedede satışa sunuldu. İlk parça adamın eşinin beyin özürlüyken yaptığı bir tabloydu. Bir özürlünün umutlarını döktüğü, ruhunu ortaya koyduğu bu mütevazi tabloya kimse dönüp bakmadı bile. Herkes az sonra önlerine gelecek paha biçilmez antikaları bekliyordu. Satıcının 'Artıran var mı?' diye bağırışına salondan tek cevap gelmiyordu. Müzayede salonundaki sessizliği, müzayedeye ilk defa gelen bakıcı kadının sesi bozdu. Annesi gibi sevdiği bir kadının çocukları gibi sevdiği tablosuna müzayede salonunda pek alışık olunmayan bir teklifle müşteri oldu: 'Beş dolar!'diye bağırdı acemice. Daha fazlası yoktu cebinde. Umutla bir başkasının kendi teklifini artırmasını bekledi. Sessizlik yine bozulmadı. Müzayede yöneticisinin 'Satıyorum.Satıyorum..Saaaaat...tım.' demesiyle tablo sadece 5 dolara kadının oldu. Müzayede yöneticisi satılan tabloyu bir kenara koymak yerine çerçevenin arka yüzünü herkesin görebileceği biçimde yukarı kaldırdı. Tablonun arkasında katlanmış küçük bir kağıt parçası vardı. Yine herkesin gözleri önünde kağıdı aldı ve açtı. Özenli bir el yazısıyla yazılmış notlara göz gezdirdikten sonra kalabalığa döndü: 'Bayanlar ve baylar; müzayede bitmiştir!' Sonra kağıt üzerindeki notu seslice okudu: 'Kim eşimin bu mütevazi emeğine değer vererek bu tabloyu satın almışsa, eşime verdiğim değerden çok daha azını hak eden servetim de onundur.' ***
Ailemizde birbirimiz için yaptığımız her işin ardında böyle bir not olmalı mı dersiniz? 'Karımın benim için yaptığı her şey benim değer verdiklerimden çok daha değerlidir' gibi. Kocamın benim için yaptıkları onun sahip olduklarından çok daha paha biçilmezdir' gibi. Ve çocuklarızın bizim için sevgiyle yaptıkları, kendi ruhlarını taşırıp da ortaya koydukları güzel şeylerin ardında yazılı bu notu okuyabiliyor muyuz?
Dünya belki de bir açık artırma salonudur. Gördüğümüz her şeye birileri bir paha biçer. Sırf başkalarının biçtiği değerler üzerine yeni değerler eklemek için ömrümüzü bizim için en değerli olanları unutarak, hatta bazen kırarak tüketiyor olabiliriz. Sevimli bir çocuğun babası ve annesi olmanın değeri borsalarda ölçülemiyor. Fedakar ve sadık bir eşin bizim için yaptıklarını hiçbir insan kaynakları uzmanı hesaplayamıyor. Oysa, hepsi antika.. Kimsenin görmediği, kimsenin fark etmediği kadar özel ve güzel değerler. 'Müzayede' bitmeden birbirimize ziyadesiyle değer verelim. Olur mu...? Sevgiyle kalın...
........................... |
 |
|
|
major
Seçkin Üye
    
Turkey
İleti 1122 |
İletim - 13/06/2005 : 22:35:26
|
BİLİMİN AÇIKLAYAMADIĞI 13 GÖZLEM...
Uzaydan gelen mesajlar. İlaç özelliği olan su. Bir metal parçasından elde edilen sınırsız enerji. Güneş sisteminin kenarındaki devasa cisim. Bütün bu gerçek dışı görünen olaylar bilimsel birer gözlem ama açıklaması yok...
1) PLASEBO ETKİSİ
Plasebo etkisinin gücünü anlamak için şu deneyi evde bile gerçekleştirilebilirsiniz. Günde birkaç kez, birkaç gün boyunca birinin canını yakın. Deneyin son gününe kadar ağrıyı morfin ile kontrol altına alın. Bu son gün morfin yerine tuzlu su kullanın. Sonuçta tuzlu suyun ağrıyı azalttığını göreceksiniz.
Buna plasebo etkisi denir. Nasıl olduğu bilinmemekle birlikte bu etki çok güçlü olabiliyor. Söz konusu deneyi İtalya'da Turin Üniversitesi'nden Fabrizio Benedetti yürüttü. Benedetti, son yaptığı deneyde, son gün tuzlu suya morfinin etkisini bloke eden "nalokson" kattı. İlginç olan tuzlu suyun ağrı kesici özelliğinin yok olmasıydı.
Bütün bunların anlamı nedir? Doktorlar plasebo etkisinin onlarca yıldır farkında. Ve nalokson katkılı sonuç, plasebo etkisinin bir şekilde biyokimyasal bir özelliği olduğunu gösteriyor.
Bu deneyden elde ettiği sonuçlardan destek alan Benedetti, Parkinson hastalarında plasebo etkisini araştırdı. Tuzlu suyun plasebo etkisinin hastalarda titreme ve kas sertliğini azalttığını gören (Nature Neuroscience, vol 7, p 587) Benedetti ve ekibi, hastalara tuzlu su verirken beyinlerindeki nöronların faaliyetlerini ölçtü. Deneyde "sub-thalamik çekirdek"teki nöronların tuzlu su verildikçe daha az tetiklendiği anlaşıldı. Bu şekilde hastalığın semptomları düzelirken nöron faaliyetleri de azalıyordu.
Benedetti bu deneyden elde edilen sonuçları şöyle değerlendiriyor: "Burada neler olup bitiğini öğrenmek zorundayız. Ancak bir şey kesin: Beklentiler ve terapötik sonuçlar arasındaki ilişki, beyin-beden etkileşimini anlamak için mükemmel bir model oluşturuyor. Şimdi bilim adamları plasebo etkisinin nerede ve ne zaman devreye girdiğini anlamaya çalışıyor. Hastalıklar farklı da olsa altta yatan mekanizma aynı olabilir. Ancak bu şu anda bilmiyoruz"
2) UFUK PROBLEMİ
Evren anlaşılmaz bir şekilde tekdüzedir. Görülür evrenin bir ucundan diğerine, uzayı bütünü olarak incelerseniz, kozmosu dolduran mikrodalga geri plan radyasyonunun sıcaklığının her yerde aynı olduğunu görürsünüz. Bu ilk bakışta şaşırtıcı gelmeyebilir; ancak bir uçtan diğer uca mesafenin 28 milyar ışık yılı olduğu ve evrenin 14 milyar yaşında olduğu düşünülürse, bu sonucun ne denli anormal olduğu ortaya çıkar.
Hiçbir şey ışık hızından daha hızlı değildir. Dolayısıyla ısı radyasyonunun, big bang sırasında ortaya çıkan soğuk ve sıcak noktalar arasındaki farklılığı eşitlemek için iki ufuk arasında yol alması mümkün görünmüyor. Bu "ufuk problemi" kozmologların başını ağrıtan en önemli problemlerden biri. Bu yüzden "enflasyon- genişleme" gibi akıl sınırlarının dışına taşan açıklamalarla problemi çözmeye çabalıyorlar.
Ufuk problemini çözmek için big-bang'den hemen sonra evrenin aşırı bir hızla genişlediğini varsayabilirsiniz. Cambridge Üniversitesi'nden astronom Martin Rees , "Enflasyonun bir açıklama olarak kabul edilebilmesi için, gerçekten meydana gelmiş olması gerekir" diyor.
Dolayısıyla enflasyon bir gizemi çözerken bir başkasının oluşumuna zemin hazırlıyor. Işık hızındaki farklılıklar da ufuk sorununu çözebilir. Ancak "Niçin" diye sorulduğunda bu açıklama çok yetersiz kalıyor. Sonuçta geri plan radyasyonunun tekdüze sıcaklığı bir anormallik olarak açıklama bekliyor.
3) AŞIRI-ENERJİK KOZMİK IŞINLAR
10 yıldan daha uzun bir zamandır Japonya'daki fizikçiler varolması mümkün olmayan kozmik ışınları gözlüyorlar. Kozmik ışınlar, evrende ışık hızına yakın bir hızda yol alan parçacıklardır *çoğunlukla proton, fakat bazen de ağır atom çekirdeği şeklinde- . Dünya'da tespit edilen bazı kozmik ışınlar, süpernova gibi şiddetli olaylar sırasında üretilir -hâlâ en yüksek- enerji parçacıklarının kökeni bilinmiyor- ve bunlar doğada görülen en enerjik parçacıklardır. Ancak gerçek gizem bu değildir.
Kozmik ışın parçacıkları uzayda yol alırken, evreni dolduran düşük enerjili fotonlarla çarpışarak enerjilerini yitirirler. Einstein'ın özel görelilik kuramına göre bizim galaksimizin dışındaki bir kaynaktan çıkıp Dünya'ya gelen kozmik ışınlar, o kadar fazla sayıda enerji azaltıcı çarpışmaya maruz kalır ki, bunların maksimum olası enerjisi 5 x 10 19 elektronvolta çıkar. Buna Greisen-Zatsepin-Kuzmin sınırı adı verilir.
Ne var ki son 10 yılda, Tokyo Üniversitesi'nden Akeno Giant Air Shower Array adı verilen 111 parçacık dedektörü, GZK sınırının üzerinde birkaç kozmik ışın tespit etti. Kuramsal olarak bunların, enerji yitirmemiş olmaları için, bizim galaksimizin içinden gelmesi gerekir. Ancak astronomlar galaksimizin içinde bu kozmik ışınların gelmiş olabileceği bir kaynak bulamadılar. Peki bunlar nereden geliyordu?
Bir olasılığa göre Akeno sonuçları yanlış olabilir. Bir diğer olasılık ise Einstein'in yanılıyor olmasıdır. Einstein'ın özel görelilik kuramına göre uzayın her yönde aynı olması gerekir. Ancak parçacıkların bazı yönlere doğru daha kolay yol alması durumunda ne olacak? O zaman kozmik ışınlar enerjilerinin daha fazlasını koruyabilir ve GZK limitlerinin dışına çıkabilir.
Arjantin, Mendoza'daki Pierre Auger deneyindeki fizikçiler de bu sorun üzerinde çalışıyor. 3000 kilometre kare üzerine yayılan 1600 dedektörden yararlanan bilim adamları, gelmekte olan kozmik ışınların enerjilerini tespit ederek Akeno sonuçlarının daha iyi anlaşılmasını sağlayabilecekler.
İngiltere, Leeds Üniversitesi'nden astronom Alan Watson *aynı zamanda Pierre Auger projesinin sözcüsü- doğru iz üzerinde olduklarına inanıyor: "10 20 elektrovolt'ta bazı olayların olduğu konusunda hiç kuşkum yok. Beni ikna edecek çok sayıda örnek mevcut. Burada soru şu: Bunlar nedir? Gelmekte olan kaç tane parçacık var? Bu bilgilere ulaşmadan olayı açıklamamız imkansız"
4) BELFAST HOMEOPATİ SONUÇLARI
Belfast'taki Queen's University'den farmakolog Madeleine Ennis, homeopatiyi şiddetle eleştirenlerin başında geliyor. Kimyasal ilaçların sulandırılması esasına dayanan homeopatik yöntemde, tek bir ilaç molekülü içermeyecek noktaya gelinceye kadar sulandırılma devam etse dahi suyun iyileştirme özelliğini koruduğu iddia edilir. Ennis bu inanışa karşı çıkarak homeopatinin hiçbir işe yaramadığını kanıtlamaya çabalıyor.
Ennis, son yazdığı makalede, enflamasyon durumunda ortaya çıkan insan akyuvarları üzerinde aşırı sulandırılmış histaminin etkilerini araştırdığı deneyden elde ettiği sonuçları açıkladı. Bu bozofiller, hücre saldırı altındayken histamin adı verilen maddeyi salgılar. Bunlar bir kez salgılandığı zaman, histamin bozofillerin daha fazla salgılamasını engeller. Farklı laboratuarlarda tekrarlanan bu çalışma homeopatik eriyiklerin - o kadar sulandırılmış oluyorlar ki tek bir histamin molekülü içermiyorlar- histamin gibi etki yarattığını ortaya çıkartmış. Bu sonucun üzerine Ennis bu etkinin yok sayılamayacak kadar gerçek olduğunu kabul etmek zorunda kalmış.
Bu nasıl oluyor? Homeopatlar kömür, örümcek zehiri gibi maddeleri etanol içinde eriterek, bu "ana eriyik"i su ile tekrar tekrar sulandırıyorlar. Sulandırma düzeyinden bağımsız olarak homeopatlar, orijinal ilacın su molekülleri üzerinde iz bıraktığını iddia ediyorlar.
Ennis'in niçin konuya kuşkuyla yaklaştığını anlayabiliyoruz. Kaldı ki homeopatik tedavinin, geniş kapsamlı, plasebo-kontrollu klinik bir deneyde bugüne dek yararlı olduğu kanıtlanmadı. Ancak Belfast çalışması (Inflammation Research, vol 53, p 181) bazı şeylerin "etkin olduğunu" gösteriyor. Enis bu konuda şöyle konuşuyor: "Bulgularımızı açıklamakta zorlanıyoruz. Dolayısıyla başkalarını ileri deneyler yapması için teşvik ediyoruz. Eğer bu ileri deneylerde sonuçlar olumlu çıkarsa kimya ve fiziği yeniden yazmamız gerekebilir."
5) KARA MADDE
Yerçekimi konusundaki bilgilerimizi galaksilerin nasıl döndüğü konusuna uyarladığınız anda ortaya yeni bir problem çıkar, çünkü galaksilerin hızla birbirlerinden ayrılması gerekir. Galaktik madde merkezi bir nokta etrafında yörüngeye oturur, çünkü bunların karşılıklı kütleçekimsel cazibesi, merkezcil kuvvetler yaratır.Ancak galaksilerde, gözlenen dönmeyi yaratacak miktarda kütle yoktur.
Washington D.C.'deki Carnegie Enstitüsü Yeryüzü Manyetizması Bölümü'nden astronom Vera Rubin, 1970'li yılların sonlarına doğru bu anormalliği tespit etti. Fizikçilerden gelebilecek en anlamlı tepki, görebildiğimizden daha fazla kütlenin varolabileceği doğrultusundaki önermeydi. Burada sorun bu "kara madde"nin ne olabileceği konusunda kimsenin bir fikri olmamasıydı.
Şu anda hâlâ bu soruya kimse yanıt veremiyor. Bilim adamları kara maddenin ne tür parçacıklardan oluşabileceği konusunda çok sayıda önerilerde bulundularsa da, bu konuda bir ortak bir görüş söz konusu değil. Bu da bilim adına utanılacak bir konudur. Astronomik gözlemlere göre kara madde evrendeki kütlenin yüzde 90'ını oluşturmakla birlikte, insanoğlu bu yüzde 90'ın ne olduğunu bilmemektedir.
Büyük bir olasılıkla kara maddenin ne olduğunun bilinmemesinin en önemli nedeni böyle bir şeyin varolmamasıdır. Rubin de gerçeğin bu olduğuna inanıyor: "Eğer seçme şansım olsaydı, geniş mesafelerdeki kütleçekimsel etkileşiminin doğru olarak tanımlanması için Newton'ın yasalarının değiştirilmesini talep ederdim."
6) VİKİNGLERİN METANI
Tarih 20 Temmuz 1976. Gilbert Levin gört gözle Viking misyonundan gelecek verileri bekliyordu. Mars'tan milyonlarca kilometre uzakta, Viking uzay araçları (lander) yerden aldıkları toprak örneğini karbon-14 etiketli madde ile karıştırdılar. Lander'ın üzerindeki enstrümanlar, topraktan yayılan emisyonun içinde metan gazı olduğunu tespit ettikleri anda Mars'ta yaşam olduğu anlaşılacaktı.
Viking sonucun pozitif olduğunu belirtti. Demek ki bazı organizmalar karbon-14'ü sindirip yaktığı için metan gazı çıkıyordu.
Ancak bu sonuçlar beklenilen etkiyi yaratmadı.
Çünkü, organik molekülleri bulmak için tasarlanan başka bir enstrüman hiçbir şey bulamamıştı. Bunun üzerine bilim adamları Viking'in yanlış veri gönderdiği konusunda görüş birliğine vardılar. Peki Viking niçin pozitif sonuç göndermiş olabilirdi?
Tartışmalar giderek şiddetlendi. Bu arada NASA'nın Mars'a son gönderdiği rover'ların yolladığı bilgilere göre Mars geçmişinde sulak bir gezegendi ve bu nedenle yaşam olasılığı vardı. Levin, Mars'tan gelen tüm verilerin yaşam olduğuna ilişkin görüşünü desteklediğini ileri sürüyordu.
Ve Levin bu iddiasından hiçbir zaman vazgeçmedi ve bu konuda da yalnız değil. Los Angeles'teki Güney Kaliforniya Üniversitesi'nden hücre biyoloğu Joe Miller , verileri yeniden gözden geçirerek, emisyonun sirkadiyen (24 saatlik biyolojik süreç ile ilgili) döngüsüne ilişkin kanıtlar içerdiğini ileri sürdü. Bu da yaşamın olduğuna ilişkin çok önemli bir kanıttı.
Levin bu arada, NASA ve ESA'yı Viking'in yeni bir versiyonu aracılığı ile "şiral moleküllerin aranması için ikna etmeye çalışıyor. Bu moleküller, birbirlerinin ayna görüntüsü olarak sağ ya da sol el versiyonu olabilirler.
Biyolojik süreçler, bir şiraliteyi diğerine tercih eden molekülleri üretmeye eğilimli olmakla birlikte, yaşamayan süreçler sol ve sağ el versiyonları eşit sayılarda yaratır. Gelecekte Mars'a gönderilecek araçlar, Mars'ta yaşam olup olmadığını şiral moleküllerin şekline bakıp karar verecekler.
7) TETRANÖTRONLAR
Bundan 4 yıl önce Fransa'da bir parçacık hızlandırıcısı varolmaması gereken 6 parçacık tespit etti. Bunlara tetranötron adı verildi. Dört nötronunun birbirine bağlanmasıyla oluşan bu yapılar fizik yasalarına meydan okuyordu.
Caen'deki Ganil hızlandırıcısında çalışan Francisco Miguel Marques ve ekibi bu yapıları yeniden ele geçirmenin yollarını arıyor. Eğer başarılı olurlarsa bu kümeler, atomik çekirdekleri bir arada tutan kuvvetleri yeniden gözden geçirmemize neden olacak.
Ekip, berilyum çekirdeğini küçük bir karbon hedefe ateşleyerek, çevresindeki dedektörde biriken parçacıkları inceledi. Dedektörlere çarpan 4 ayrı nötronun izini göreceklerini umut ediyorlardı. Oysa Ganil ekibi yalnızca tek bir dedektörün üzerinde tek bir ışık çakması tespit etti. Bu ışık çakmasının enerjisi, dedektöre 4 nötronun aynı anda çarpmış olabileceğini gösteriyordu. Kuşkusuz, bu rastlantısal bir keşif olabilirdi. 4 nötron aynı yere aynı anda rastlantısal olarak varmış olabilirdi. Ne var ki bunun bir rastlantı olma olasılığı çok düşüktü.
Ancak tetranötronların varolma olasılığı da bu rastlantı kadar düşüktü. Çünkü parçacık fiziğinin standart modelinde tetranötronlar yer almaz. Pauli ilkesine göre aynı sistem içindeki iki proton veya nötronun bile kuantum özellikleri aynı değildir. Aslında bunları bir arada tutan şiddetli nükleer kuvvet o şekilde ayarlanmıştır ki, bırakın 4 nötronu bir arada tutmayı, iki yalnız nötronu bile birlikte tutamaz. Marques ve ekibi bu keşif karşısında o kadar büyük bir şaşkınlığa uğramış ki, bulguların yanlış olduğunu düşünüp bir kenara atmışlar.
Bu arada tetranötronların varlıklarına ilişkin başka kuşkular daha söz konusu. Fizik yasalarını bir kenara itip 4 nötronun birbirine bağlanmasına izin verdiğiniz takdirde kaos meydana gelebilir (Journal of Physics G, vol 29, L9) Bu şu anlama geliyor: Big bang'den hemen sonra oluşan element karışımı bugün gözlemlediklerimiz ile uyuşmaz, hâttâ kozmosun kaldıramayacağı kadar ağırdır. İngiltere'deki Surrey Üniversitesi'nden Natalia Timofeyuk , "Evren genişlemeye fırsat bulamadan çökerdi" diyor.
Bu mantık silsilesinin içinde yine de bazı boşluklar var. Hâlihazırda geçerli olan kuramlar tetranötronların varolabileceğini kabul ediyor, ancak çok kısa ömürlü bir parçacık olarak. Timofeyuk " Bu 4 nötronun Ganil dedektörlerini aynı anda vurmasının nedeni bu olabilir" diye konuşuyor. Maddenin çoklu nötronlardan oluşabileceği fikrini destekleyen bir başka kanıt da nötron yıldızlarıdır. Çok fazla miktarda yapışık nötron içeren bu unsurlar, nötronların kümeleşmeleri durumunda açıklanamayan bazı kuvvetlerin ortaya çıkabileceği olasılığını gündeme getiriyor.
8) ÖNCÜ ANOMALİ
Bu iki uzay aracı ile ilgili bir öyküdür. Pioneer 10 1972 yılında fırlatıldı, Pioneer 11 bir yıl sonra yola çıktı. Şu günlerde iki uzay aracı, uzayın derinliklerinde sürükleniyor olmalılar. Ancak bunların yörüngesi göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir.
Çünkü bunları bir şey itiyor *veya çekiyor- olabilir. Bu şey uzay araçlarının hızlanmasına yol açıyor. Gerçi sonuçta ortaya çıkan hızlanma çok küçük *saniyede bir nanometreden küçük-. Bu da Dünya'nın yüzeyindeki yerçekiminin on milyarda birine eşit. Ancak yine de Pioneer 10'u 400.000 kilometre öteye sürükleyecek kadar güçlü. NASA'nın, Pioneer 11 ile bağlantısı 1975 yılında kesildi. Ancak o noktaya kadar Pioneer 10 ile benzer bir sapmaya maruz kalmıştı. Bu sapmanın nedeni ne olabilir?
Bunun kimse bilmiyor. BYazılım hataları, güneş rüzgârları veya yakıt sızıntısı gibi bazı olası açıklamaların yanlışlığı şu ana kadar kanıtlandı. Eğer bunun nedeni kütleçekimsel bir etkiyse, bu bizim bildiğimiz kütleçekimi olamaz. Aslında, bazı fizikçiler bu konuda o kadar çaresizler ki, bu gizemi açıklamak için açıklaması olmayan başka fenomenlere başvurmaktan çekinmiyorlar. İngiltere'deki Portsmouth Üniversitesi'nden Bruce Bassett , Pioneer bilmecesinin, hassas yapı sabiti olan alfa'daki değişikliklerden kaynaklanmış olabileceğini ileri sürüyor. Diğerleri nedenin kara delikle ilgili olabileceğini düşünüyor.
Los Alamos National Laboratory'den Michael Martin Nieto , uzay aracından gelen erken yörünge bilgilerinin yeniden incelenmesi gerektiğine inanıyor. Bu veriler, yeni bilgilerin ışığı altında incelendiğinde taze fikirlere zemin hazırlayabilir. Ancak sorunun temeline inebilmek için güneş sisteminin derinliklerindeki yerçekimsel etkiyi test edecek yeni uzay araçlarına ihtiyaç duyuluyor. Böyle bir aracın 300 ile 500 milyon dolara mal olacak olması NASA'yı düşündürüyor. Haber7'nin Cumhuriyet bilim Teknik dergisinden alıntıladığı bilgilere göre, Bütün bu karamsar gelişmelere karşın Nieto, Pioneer anomalisinin fark edilemeyen bir ısı kaynağı gibi çok basit bir nedene bağlı olabileceği olasılığını da göz ardı etmemek gerektiğini söylüyor.
9) KARA ENERJİ
Bu, fiziğin en utanç verici, en ünlü problemlerinden biridir. 1998 yılında astronomlar evrenin giderek artan bir hızda genişlediğini keşfettiler. Ancak bu sonuç hâlâ nedenini arıyor. O zamana kadar evrenin genişlemesinin big bang'den sonra yavaşladığı düşünülüyordu.. Ann Arbor'daki Michigan Üniversitesi'nden kozmolog Katherine Freese , "Süpernova, galaksi kümeleri gibi gözlemlerimizden elde ettiğimiz bilgilerin bizlere uzayın genişlemesi ile ilgili bilgi vereceğini umuyoruz" diyor.
Bir öneriye göre boş uzayın bazı özellikleri bu konuyla ilgili. Kozmologlar buna kara enerji diyor. Ancak bu da her şeyi açıklamakta yetersiz kalıyor. Ayrıca evren geniş anlamda ele alındığı zaman Einstein'ın genel görelilik kuramının biraz manipüle edilmesi gerekiyor.
10) KUIPER UÇURUMU
Güneş sisteminin iyice uç noktalarına doğru yol alırsanız *Pluto'nun ötesine geçerseniz- çok tuhaf bir şeyle karşılaşırsınız. Birden, Kuiper kuşağını *buz tutmuş kayalarla kaplı uzay bölgesi- geçtikten hemen sonra artık hiçbir şey yoktur.
Astronomlar bu bölgeye Kuiper uçurumu adını veriyor, çünkü kaya yoğunluğu birden bire bu bölgede azalıyor. Bu nasıl oluyor? Bunun tek yanıtı 10. gezegen olabilir. Bu arada Quaoar veya Sedna'dan bahsetmiyoruz. Dünya veya Mars kadar büyük olabilen bu masif nesne, bölgeyi çer-çöpten temizliyor olabilir.
Colorado, Boulder'deki Southwest Araştırma Enstitüsü'nden Alan Stern, "GezegenX"in varlığı ile ilgili kanıtların giderek inandırıcı bir boyuta ulaştığını belirtiyor. Hesaplamalar böyle bir gezegenin, Kuiper uçurumunun varolma nedeni olabileceğini düşünse de, kimse bu gizemli 10.gezegeni görmüş değil.
Ancak bunu da açıklayabiliriz. Kuiper kuşağı Dünya'dan çok uzak olduğu için işe yarar bir görüntü almak zordur. Bölge hakkında bir şey söylemeden önce oraya gidip bu kuşağa bir göz atmak gerekir. Ancak bu da bir on yıldan önce olmaz. Haber7'nin Cumhuriyet bilim teknik dergisinden alıntıladığı bilgilere göre. NASA'nın Kuiper kuşağı ve Pluto'ya doğru yol alacak olan New Horizon uzay aracı, 2006 yılının ocak ayında fırlatılacak. 2015 yılından önce Pluto'ya ulaşamayacak olan uzay aracı, ancak o zaman bu bilinmeyen bölgeyle ilgili bilgi gönderebilecek. Bu arada Kuiper uçurumunun ne olduğunu öğrenmek isteyenlerin yapacağı tek şey, uzayı izlemek.
11) 28 YILDIR AÇIKLAMA BEKLEYEN SİNYAL
Bu sinyal 37 saniye sürdü ve uzaydan geldi. 15 Ağustos 1977 tarihinde Columbus'taki Ohio State University'den astronom Jerry Ehman, Ohio State'in "Big Ear" adı verilen radyo teleskobunun kaydettiği sinyali görünce şaşkınlıktan küçük dilini yutuyordu. Ne var ki aradan geçen 28 yıla karşın kimse bu sinyali neyin gönderdiğini çözemedi. Ehman, diyor.
Yay (Sagittarius) takımyıldızı yönünden gelen radyasyon pulsu, 1420 megahertz radyo frekansı aralığı içindeydi. Bu frekans, uluslararası antlaşmalar gereğince yayın yapılması yasaklanan bir radyo frekansı içinde yer alıyor. Gezegenlerden gelen termal emisyonlar gibi doğal kaynaklı radyasyonlar, genellikle daha geniş frekansları kapsar. Peki bu sinyali ne göndermiş olabilir?
Bu yöndeki en yakın yıldız 220 ışık yılı uzaktadır. Eğer sinyal buradan gelmiş olsaydı, çok daha güçlü bir astronomik olay meydana gelmiş olurdu -veya çok gelişmiş bir verici kullanan uzaydaki ileri bir uygarlıktan geliyor da olabilir.
Bu tarihten sonra gökyüzünün o dilimi yüzlerce kez tarandı. Ve bir kez daha o sinyale rastlanmadı. Ancak Big Ear teleskobunun, herhangi bir zamanda, gökyüzünün milyonda birini taradığını düşünürsek, aynı dilim içinde yayın yapan uzaylı bir vericinin yeniden tespit edilmesinin de çok zor olduğu anlaşılır.
Başkaları bunun çok basit ve sıradan bir açıklaması olduğunu düşünüyor. SETİ projesinde görev alan bilim adamlarından Dan Wertheimer, bu sinyalin kirliliğin bir sonucu olduğunu düşünüyor. Başka bir deyişle bu, Dünya'daki bir vericiden kaynaklanan radyo frekansı enterferansı (parazit) olabilir.Wertheimer, "Buna benzer pek çok sinyale rastlıyoruz. Bu tür sinyallerin genellikle enterferans olduğunu anlıyoruz" diyor.
12) ASLINDA SABİT OLMAYAN SABİTLER
1997 yılında, Sydney'deki New South Üniversitesi'nden astronom John Webb ve ekibi uzaktaki bir kuasardan (çok uzakta olan ve çok kuvvetli radyo dalgaları gönderen gökcismi) Dünya'ya gelen bir ışığı analiz etti. 12 milyar yıllık yolculuğu sırasında bu ışık, demir, nikel ve krom gibi metal bulutları arasından geçmiş olmalıydı. Ve bilim adamları bu atomların, kuasar ışığın fotonlarının bir kısmını emdiğini keşfetti.
Eğer bu gözlemler doğruysa, alfa adı verilen hassas yapı sabitinin, ışık bulutlar arasından geçerken farklı değerlere sahip olduğu varsayımı ortaya çıkar.
Ancak bu fiziğe ihanet anlamına gelir. Alfa, ışığın maddeyle nasıl etkileşim içine girdiğini belirleyen çok önemli bir sabittir. Dolayısıyla değişmemesi gerekir. Bunun değeri , elektronun yüküne, ışığın hızı ve Planck'ın sabitine bağlıdır. Bunlardan biri değişmiş olabilir mi?
Fizikçilerin hiçbiri bu ölçümlerin doğruluğuna güvenmek istemedi. Webb ve ekibi sonuçlarında bir yanlışlık olup olmadığını inceliyor. Ancak şu ana kadar bir hataya rastlamadılar.
Webb'in bulguları alfa ile ilgili bilgilerimize meydan okuyan tek fenomen değil. Bugün Gabon, Oklo'da bulunan ve 2 milyar yıl önce aktif olan, bilinen tek doğal nükleer reaktör, ışığın madde ile etkileşimi ile ilgili bir şeyin değiştiğini gösteriyor. Los Alamos National Laboratory'den Steve Lamoreaux ve ekibi, Oklo'nun başlangıcından bu yana alfanın yüzde 4'ten fazla azaldığını ileri sürüyor.
Ancak Paris'teki Institute of Astrophysics'ten astronom Patrick Petitjean , Şili'deki Very Large Teleskope (VLT) tarafından saptanan kuasar ışığı analiz edince, alfanın değiştiğine ilişkin herhangi bir bilgiye ulaşmadıklarını bildirdi. Bu arada VLT'ın ölçümlerini inceleyen Webb, Paris ekibinin daha gelişmiş bir analize ihtiyaçları olduğu sonucuna vardı. Bu ölçümler üzerinde çalışan Webb ve ekibi bu yılın sonlarına doğru anomaliyi çözdüklerini açıklayabilirler.
13) SOĞUK FÜZYON
16 yıldan sonra soğuk füzyon yeniden gündemde. Aslında, soğuk füzyon hiçbir zaman gündemden düşmemişti. 1989 yılından sonraki 10 yıl boyunca , ABD Deniz kuvvetleri laboratuvarlarında, nükleer reaksiyonların, oda sıcaklığında, tükettiğinden fazla enerji üretip üretmeyeceğini *yalnızca yıldızların içinde meydana geldiği varsayılan- araştırmak için 200'den fazla deney yürütüldü.
Kontrollü soğuk füzyon sayesinde dünyanın enerji sorunu anında sona erer. Aralık ayında Amerikan Enerji Bakanlığı yeni soğuk füzyon deneyleri için yeni önerilere açık olduğunu bildirdi.
Enerji Bakanlığı'nın 15 yıl önce yayımlanan ilk raporu, Utah Üniversitesi'nden Martin Fleischmann ve Stanley Pons 'un orijinal soğuk füzyon sonuçlarının yenilenmesinin mümkün olmadığını açıklıyordu. Dolayısıyla bu sonuçlar yanlış da olabilirdi.
Soğuk füzyonun temel iddiası şuydu: Paladyum elektrotları ağır suya *oksijenin hidrojen izotop döteryum ile birleştirilmiş hali *batırıldığı zaman ortaya çok büyük miktarda enerji çıkacaktı. Elektrotlara elektrik verildiği zaman, döteryum çekirdeklerinin paladyumun moleküler kafesine doğru ilerleyeceği, bunların doğal itme kuvvetini ortadan kaldırarak birbiriyle kaynaşacağı varsayılıyordu. Sonuçta bir enerji patlaması yaşanacaktı. Burada sorun füzyonun oda sıcaklığında gerçekleşmemesiydi.
Washington DC'deki George Washington Üniversitesi'nden mühendis David Nagel 'e göre bu sorun değil. Süper iletkenlerin açıklanmasının 40 yılda açıklandığına dikkat çeken Nagel, soğuk füzyonu bu aşamada reddetmenin yanlışlığına değiniyor.
New Scientist, 19 Mart 2005 - Çeviri: Reyhan Oksay |
 |
|
|
major
Seçkin Üye
    
Turkey
İleti 1122 |
İletim - 13/06/2005 : 22:50:06
|
"Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."
Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi. Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?" dedi. "Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla "Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi. Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine. "Ya, öyle mi.?" diyebildi sadece. Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı. Gözlerine hücum eden yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı. Kendisini toparlayıp "Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?" diye sordu. "Evet var, oğlu Selim Bey....". Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?" dedi. Görevli hanım, insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye, "Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim." dedi ve telefona yöneldi.. Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu. "Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi. Daha sonra mütebessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin." dedi. Beraber merdivenden çıktılar. İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi. O da içeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak, "Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir." dedi. "Bendeniz de Selim Cebeci. Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı. Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz: "Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl. Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi, gözleri doldu. "Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam." Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü: "Fakat en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktan da bahtiyarım." Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı, kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine: "Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?" Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam veremeyerek başıyla "Evet" dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı. "Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık." dedi. Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi. Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı. "Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi. Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak "Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı. "Emanet mi?" dedi. Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi. Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip telefonu kapattı. Mehmet Bey, şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi. Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi. O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı. Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine hasret kırk yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı. Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti. Sonra Nazif Beyin duvardaki portresini göstererek, "Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi. "Bana yalnızca maddî destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız bırakmadı. Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu. 'Sana bunun için burs vermedim.' diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua ediyorum." dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotografına mıhladı. Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı. Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu. Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti: "Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..." Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı. Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı. İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu: "Bir müddet sabredeceğiz, sonra..." İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip tabloyu iyice inceleyecekti; fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu. Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu. Üçüncü cümlede: "Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..." diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu. Artık aklı hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp, "Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim." Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin bir nefes alarak: "Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir hayatımız vardı. Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik. O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık annem yapıyordu. Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti. O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin... Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum. Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor. Annemin ağlayışına mukabil babam: 'Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...' dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi, 'Alışacağız.' dedi. Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı. Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık. Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı. Annem bezgin bir sesle: 'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.' diye haykırdı. Bunun üzerine babam: 'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi . Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım. Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu, 'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.' dedi. Yürümeye başladık. Okul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum. Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark etmemişti. Biraz sonra fark edince bana döndü. İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi. Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim. Babam oldukça sakin bir şekilde: 'Bir müddet yürüyeceğiz, sonra alışacağız.' dedi. Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu. Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu. Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum. Bir gün, merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı. Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı: 'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.' Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık. Bu hal birkaç yıl sürdü. Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi. Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her birimize bir paket getirmişti. Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu. Bizi bir araya topladı. 'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyor musunuz?' dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini kesmek zorunda kaldı. Her birimize hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi de bir koltuğa o turdu. Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu. Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk. Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı. Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam, beklemediğimiz bir şey yaptı. Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı. Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı. Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik. Babam nihayet kendisini topladı ve 'Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim. Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime 'bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.' demiştim. Bugün ise, Allah'ın yardımıyla, borcumu bitirdim. Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi. Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım. Bu çoraplar her gün bana: 'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının hakkıdır.' diyor". Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktı. "Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım." Selim Beye döndü ve "Siz ne yapardınız?" diye sordu. Selim Bey kendisine has tebessümü ile: "Bir müddet zeytin yerdim, sonra..." dedi ve gülümsedi. O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir kutuyla içeriye girdi. Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp çıktı. Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı. 'Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi. Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı. İçinden kadife bir kese çıktı. Keseyi açıp içini kutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı. Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı. Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı. Sevgili Mehmet Bey oğlum, Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu... Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim. Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım. Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum; lâkin bu sefer de size ulaşamadım. Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım. Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı, ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum. Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım onu Rabb'im bilir. Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim. Bu altınlar sizindir. Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım. Sevgilerimle, Nazif Cebeci. Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı. Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu. Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu. Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı. Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi
......................................
Yorumlarınızı bekliyorum... |
 |
|
|
Jeta
Üyeliği Kilitli
Italy
İleti 0 |
İletim - 13/06/2005 : 22:51:43
|
major bu da ne ya okuyana kadar canım çıktı.(tam okuyamadım ama.....) |
 |
|
|
guraktan
Seçkin Üye
    

Turkey
İleti 338 |
İletim - 14/06/2005 : 01:32:19
|
Major, bunların hepsi çok anlamlı mesajlar, ben de okurken duygulandım. Hepsini ilgiyle okuyorum, devamı varsa beklerim.  |
 |
|
Konu  |
|
|
|