| Yazar |
Konu  |
|
Erci-e@Hanzo
Üye
    

Turkey
İleti 476 |
İletim - 14/06/2005 : 02:01:10
|
| Bravo kardeş seni tebrik ediyorum,ama krondor abisi yani artık bir aferin denir.çocuk yılmadan bizim bile okuyamadığımız yazıları yazmış sırf oyunsitesi yararına başka bir çıkarı olmadan ,zaten yazıyor diye paramı alıyor hayır,yazmaya teşebbüs etmiştir........... |
Server : Cypher Level : 79 Race : Elemental lord Name : bL4cKm4GiC
|
 |
|
|
major
Seçkin Üye
    
Turkey
İleti 1122 |
İletim - 14/06/2005 : 09:49:10
|
HAYAT DERSİ
Bir zamanlar, her seyden sürekli****ayet eden; her gün hayatinin ne kadar berbat oldugundan yakinan bir kiz vardi. Hayat, ona göre, çok kötüydü ve sürekli savasmaktan, mücadele etmekten yorulmustu.
Bir problemi çözer çözmez, bir yenisi çikiyordu karsisina. Genç kizin bu yakinmalari karsisinda,meslegi asçilik olan babasi ona bir hayat dersi vermeye niyetlendi.
Bir gün onu mutfaga götürdü. Üç ayri cezveyi suyla doldurdu ve atesin üzerine koydu. Cezvelerdeki sular kaynamaya baslayinca, bir cezveye bir patates, digerine bir yumurta, sonuncusuna da kahve çekirdeklerini koydu. Daha sonra kizina tek kelime etmeden, beklemeye basladi. Kizi da hiçbir bir sey anlamadigi bu faaliyeti seyrediyor ve sonunda karsilasacagi seyi görmeyi bekliyordu. Ama o kadar sabirsizdi ki, sizlanmaya ve daha ne kadar bekleyeceklerini sormaya basladi.
Babasi onun bu israrli sorularina cevap vermedi. Yirmi dakika sonra, adam, cezvelerin altindaki atesi kapatti.
Birinci cezveden patatesi çikardi ve bir tabaga koydu. Ikincisinden yumurtayi çikardi, onu da bir tabaga koydu. Daha sonra son cezvedeki kahveyi bir fincana bosaltti.
Kizina dönerek sordu:
- Ne görüyorsun? - Patates, yumurta ve kahve? diye alayli bir cevap verdi kizi. - Daha yakindan bak bir de dedi baba, patatese dokun.
Kiz denileni yapti ve patatesin yumusamis oldugunu söyledi.
Ayni sekilde,yumurtayi da incele.
Kiz, kabugunu soydugu yumurtanin katilastigini gördü.
En sonunda, kizinin kahveden bir yudum almasini söyledi.
Söylenileni yapan kizin yüzüne, kahvenin nefis tadiyla bir gülümseme yayildi. Ama yine de bütün bunlardan bir sey anlamamisti:
- Bütün bunlar ne anlama geliyor baba?
Babasi, patatesin de, yumurtanin da, kahve çekirdeklerinin de ayni sikintiyi yasadiklarini, yani kaynar suyun içinde kaldiklarini anlatti. Ama her biri bu****inti karsisinda farkli tepkiler vermislerdi.
Patates daha önce sert, güçlü ve tavizsiz görünürken, kaynar suyun içine girince yumusamis ve güçten düsmüstü.
Yumurta ise çok kirilgandi; disindaki ince kabugun içindeki siviyi koruyordu. Ama kaynar suda kalinca, yumurtanin içi sertlesmis katilasmisti.
Ancak, kahve çekirdekleri bambaskaydi. Kaynar suyun içinde kalinca, kendileri degistigi gibi suyu da degistirmislerdi ve ortaya tamamen yeni bir sey çikmisti.
- Sen hangisisin? diye sordu kizina. Bir****inti kapini çaldiginda nasil tepki vereceksin?
Patates gibi yumusayip ezilecek misin?
Yumurta gibi, kalbini mi katilastiracaksin?
Yoksa, kahve çekirdekleri gibi, basina gelen her olayin duygularini olgunlastirmasina ve hayatina ayri bir tat katmasina izin mi vereceksin?
....................................
YAŞAMAK, SEVMEK ve ÖĞRENMEK...
Öğretmenin adı bayan Thompson'du ve 5.sınıf öğrencilerinin önünde ayakta durduğu ilk gün onlara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, onlara baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Bu mümkün değildi, çünkü orada en önde, sırasına adeta çökmüş gibi oturan küçük bir öğrenci vardı. Adı Teddy Stoddard. Bir önceki yıl, bayan Thompson, Teddy'i gözlemiş, onun diğer çocuklarla oynayamadığını; giysilerinin kirli ve kendinin de hep banyo yapması gereken bir halde olduğunu görmüştü ve Teddy mutsuz da olabilirdi. Çalıştığı okulda bayan Thompson, her öğrencinin geçmişteki kayıtlarını incelemekle de görevlendirilmişti ve Teddy'nin bilgilerini en sona bırakmıştı. Onun dosyasını incelediğinde şaşırdı. Çünkü; birinci sınıf öğretmeni: "Teddy zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazır. Ödevlerini düzenli olarak yapıyor ve çok iyi huylu... Ve arkadaşları onunla olmaktan mutlu..." diye yazmıştı.
İkinci sınıf öğretmeni: "Mükemmel bir öğrenci, arkadaşları tarafından sevilen, fakat evde annesinin amansız hastalığı onu üzüyor ve sanırım evdeki yaşamı çok zor.." diyordu.
Üçüncü sınıf öğretmeni: "Annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Babası ona yeterince ilgi gösteremiyor ve eğer bir şeyler yapılmazsa evdeki olumsuz yaşam onu etkileyecek.“ diye yazmıştı.
Dördüncü sınıf öğretmenine gelince: "Teddy içine kapanık ve okula hiç ilgi göstermiyor, hiç arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor." demişti. Şimdi bayan Thompson sorunu çözmüştü ve kendinden utanıyordu. Öğrenciler ona güzel kağıtlara sarılmış süslü kurdelelerle paketlenmiş yeni yıl hediyeleri getirdiğinde kendini daha da kötü hissetti. Çünkü Teddy'nin armağanı kaba kahverengi bir kese kağıdına beceriksizce sarılmıştı. Bunu diğer öğrencilerin önünde açmak ona çok acı verdi. Bazıları, paketten çıkan sahte taşlardan yapılmış, birkaç taşı düşmüş bileziği ve üçte biri dolu parfüm şişesini görünce gülmeye başladılar, fakat öğretmen, bileziğin ne kadar zarif olduğunu söyleyerek ve parfümden de birkaç damlayı bileğine damlatarak onların bu gülmelerini bastırdı.
O gün okuldan sonra Teddy öğretmenin yanına gelerek; "Bayan Thompson, bugün hep annem gibi koktunuz" dedi. Çocuklar gittikten sonra öğretmen yaklaşık bir saat kadar ağladı. O günden sonra da çocuklara okuma, yazma, matematik öğretmekten vaz geçerek onları eğitmeye başladı. Teddy'ye özel bir ilgi gösterdi. Onunla çalışırken zekasının tekrar canlandığını hissetti. Ona cesaret verdikçe çocuk gelişiyordu. Yılın sonuna dek, Teddy sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu.
Öğretmenin, hepinizi aynı derecede seviyorum yalanına karşın Teddy, onun en sevdiği öğrenci olmuştu. Bir yıl sonra, kapısının altında bir not buldu. Teddy'dendi. Tüm yaşantısındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğunu yazıyordu. Ondan yeni bir not alana kadar 6 yıl geçti. Notunda liseyi bitirdiğini ve sınıfındaki üçüncü en iyi öğrenci olduğunu ve bayan Thompson'un halâ hayatında gördüğü en iyi öğretmen olduğunu yazıyordu. Dört yıl sonra, bir mektup daha aldı Teddy'den. O arada zamanın onun için zor olduğunu çünkü üniversitede okuduğunu ve çok iyi dereceyle mezun olmak için çok çaba sarfetmesi gerektiğini yazıyordu. Ve bayan Thompson halâ onun hayatında tanıdığı en iyi öğretmendi. Daha sonra dört yıl daha geçti ve bir mektup daha geldi. Çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun olduğunu ama daha ileriye gitmek istediğini yazıyordu. Ve halâ bayan Thompson onun tanıdığı ve en çok sevdiği öğretmendi. Bu kez mektubun altındaki imza biraz daha uzundu. Theodore F.Stoddard Tıp Doktoru.
İlkbaharda bir mektup daha aldı bayan Thompson. Teddy hayatının kızıyla tanıştığını ve evleneceğini yazmıştı. Babasının birkaç yıl önce öldüğünü, bayan Thompson'un düğünde damadın anne ve babası için ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu. Tabii ki oturabilirdi. Bayan Thompson törene giderken özenle sakladığı birkaç taşı düşmüş olan o bileziği taktı, Teddy'nin ona verdiği ve annesi gibi koktuğunu söylediği parfümden sürmeyi de ihmal etmedi. Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken, Teddy, onun kulağına "Bana inandığınız için çok teşekkürler bayan Thompson, kendimi önemli hissetmemi sağladığınız için ve beni böyle değiştirdiğiniz için de..." diye fısıldadı. Bayan Thompson gözünde yaşlarla ona karşılık verdi: "Yanılıyorsun Teddy... Ben değil, sen bana öğrettin. Seninle karşılaşıncaya kadar ben öğretmenliği bilmiyormuşum..!!
............................. |
 |
|
|
Erci-e@Hanzo
Üye
    

Turkey
İleti 476 |
İletim - 14/06/2005 : 15:15:39
|
| Çok acıklı neredeyse ağlıyacağım ühü hüh hü.....Harbi sen de bir yetenek var sen bunu değerlendir bir siteye falan modarötör olarak falan gir kardeş biravo........ |
Server : Cypher Level : 79 Race : Elemental lord Name : bL4cKm4GiC
|
 |
|
|
major
Seçkin Üye
    
Turkey
İleti 1122 |
İletim - 14/06/2005 : 15:44:38
|
ÖykÜ ÜnlÜ Çİn DÜŞÜnÜrÜ Lao Tzu Zamaninda GeÇer...lao Tzu Bu ÖykÜyÜ Çok Sever,anlatirmiŞ Hatta.. KÖyÜn Bİrİnde Çok Fakİr YaŞli Bİr Adam VarmiŞ..ama Kral Bİle Onu KiskanirmiŞ... Öyle Dİllere Destan Bİr Beyaz Ati VarmiŞ Kİ;kral At İÇİn İhİtyara Neredeyse Hazİnesİnİn Tamamini Teklİf EtmİŞ Ama Adam Satmaya YanaŞmamiŞ. "bu At,bİr At DeĞİl Benİm İÇİn..bİr Dost..İnsan Dostunu Satar Mi?" DermİŞ Hep. Bİr Sabah KalkmiŞlar Kİ,at Yok..kÖylÜ İhtİyarin BaŞina ToplanmiŞ.. "senİ İhtİyar Bunak.. Bu Ati Sana Birakmayacaklari,Çalacaklari Bellİydİ..krala Satsaydin, ÖmrÜnÜn Sonuna Kadar Beyler Gİbİ YaŞardin..Şİmdİ Ne Paran Var, Ne De Atin"demİŞler..İhtİyar "karar Vermek İÇİn Acele Etmeyİn"demİŞ.. Sadece At Kayip Deyİn..ÇÜnkÜ GerÇek Bu..ondan Ötesİ Sİzİn Yorumunuz Ve VerdİĞİnİz Karar..atimin Kaybolmasi,bİr Talİhsİzlİk Mİ,yoksa Bİr Şans Mi,bunu HİÇbİrİmİz Bİlmİyoruz..ÇÜnkÜ Olay HenÜz Bİr BaŞlangiÇ..arkasinin Nasil GeleceĞİnİ Kİmse Bİlemez.. KÖylÜler İhtİyar BunaĞa Kahkahalarla GÜlmÜŞler..ama Aradan 15 GÜn GeÇmeden,at Bİr Gece Ansizin DÖnmÜŞ..meĞer ÇalinmamiŞ, DaĞlara GİtmİŞ Kendİ Kendİne..dÖnerken De,vadİdekİ 12 VahŞİ Ati PeŞİne Takip GetİrmİŞ..bunu GÖren KÖylÜler Toplanip İhtİyardan ÖzÜr DİlemİŞler..babalik DemİŞler;sen Hakli Çiktin,atinin Kaybolmasi Bİr Talİhsİzlİk DeĞİl Adeta Bİr Devlet KuŞu Oldu Senİn İÇİn Şİmdİ Bİr At SÜrÜn Var Senİn.."karar Vermek İÇİn Gene Acele Edİyorsunuz" DemİŞ İhtİyar.."sadece Atin Gerİ DÖndÜĞÜnÜ SÖyleyİn.bİlİnen GerÇek Sadece Bu.. Ondan Sonrasinin Ne GetİreceĞİnİ Bİlmİyoruz..bu Daha BaŞlangiÇ.. Bİrİncİ CÜmlenİn Bİrİncİ Kelİmesİnİ Okur Okumaz Kİtap Hakkinda Nasil Fİkİr YÜrÜtebİlİrsİnİz?"..kÖylÜler Bu Defa İhtİyarla Dalga GeÇmemİŞler AÇiktan Ama, İÇlerİnden, Bu Herİf Sahİden Gerzek Dİye GeÇİrmİŞler..bİr Hafta GeÇmeden, VahŞİ Atlari Terbİye Etmeye ÇaliŞan İhtİyarin Tek OĞlu Attan DÜŞmÜŞ Ve AyaĞini KirmiŞ..evİn GeÇİmİnİ Temİn Eden OĞul,Şİmdİ Uzun Zaman Yatakta KalacakmiŞ..kÖylÜler Gene GelmİŞ İhtİyara.."bİr Kez Daha Hakli Çiktin DemİŞler" "bu Atlar YÜzÜnden Tek OĞlun BacaĞini Uzun SÜre Kullanamayacak. Oysa Sana Bakacak BaŞkasi Da Yok..Şİmdİ Eskİsİnden Daha Fakİr, Daha Zavalli Olacaksin DemİŞler.."İhtİyar:"sİz Erken Karar Verme HastaliĞina TutulmuŞsunuz" Dİye Cevap VermİŞ."o Kadar Acele Etmeyİn,oĞlum BacaĞini Kirdi..gerÇek Bu.. Ötesİ Sİzİn VerdİĞİnİz Karar..ama Acaba Ne Kadar DoĞru..hayat BÖyle KÜÇÜk ParÇalar Halİnde Gelİr Ve Ondan Sonra Neler OlacaĞi Sİze Asla Bİldİrİlmez.."bİrkaÇ Hafta Sonra,dÜŞmanlar Kat Kat BÜyÜk Bİr Ordu İle SaldirmiŞ.
Kral Son Bİr Ümİtle Elİ Sİlah Tutan BÜtÜn GenÇlerİ Askere ÇaĞirmiŞ. KÖye Gelen GÖrevlİler İhtİyarin Kirik Ayakli OĞlu DiŞinda TÜm GenÇlerİ Askere AlmiŞlar.kÖyÜ Matem SarmiŞ..ÇÜnkÜ SavaŞin Kazanilmasina İmkan YokmuŞ Gİden GenÇlerİn Ya ÖleceĞİ Ya Esİr DÜŞÜp KÖle Dİye SatilacaĞini Herkes BİlİyormuŞ..kÖylÜler Gene İhtİyara GelmİŞler.. "gene Hakli OlduĞun Kanitlandi" DemİŞler..oĞlunun BacaĞi Kirik Ama HİÇ DeĞİlse Yaninda ..oysa Bİzİmkİler Belkİ KÖye Asla Gelemeyecekler.. OĞlunu BacaĞinin Kirilmasi ,talİhsİzlİk DeĞİl ŞansmiŞ MeĞer.. Sİz Erken Karar Vermeye Devam Edİn DemİŞ İhtİyar..oysa Ne OlacaĞini Kİmse Bİlemez.bİlİnen Tek GerÇek Var..benİm OĞlum Yanimda Sİzİnkİler Askerde.. Ama Bunlarin Hangİsİnİn Talİh,hangİsİnİn Talİhsİzlİk OlduĞunu Sadece Allah Bİlİyor... Lao Tzu,ÖykÜsÜnÜ Şu Nasİhatla TamamlarmiŞ,etrafina AnlattiĞinda:
Acele Karar Vermeyİn, Sİzİnde BaŞkalarindan Farkiniz Kalmaz
..................................
Bu hikaye gercektir ve Almanyada türklerle dolu mahallede oturan iki cok yakin kiz arkadas hakkindadir.
Bu iki kiz hayatlarindan bikmi$. Artik okul, ev i$i ve eve en son gelme saatinin aksam 9 olu$u biktirmis ikisinide. Özgürlüklerinin cok kisitlandigina inanip, kendi hayatlarini kendileri düzenleyemiyorlar diye düsünüyorlar.
Alman kiz arkadaslarinin ailelerinden nelere izin alabildiklerini görüyor ve cok özgür olduklarini görüp aynen o sekilde özgür olmak istiyorlar. Ama hayatin gercegi bu degil- en azindan bu iki kiz icin degil.
Cogunlukla gencler yasak olan seyleri illa ki yapmak isterler, onlar cünkü daha cok cazip gelip mutlaka denenmesi gereken birseymis gibi gözükür. Ve bu "yasaklari deneme" olayi bu iki kiz arkadasi kandirmistir. Eger ki arada birde olsa özgür olduklarini düsünseler dünyalar onlarin olur. Eger ki özgürlügün az da olsa tadini almis olsalardi, kendilerince o prangalari sabredemeyip cikartmak istemezlerdi.
Bu iki kiz arkadas cok cilgin bir gece düzenlediler kendilerine. Ilk defa kendi baslarina disari cikacaklardi ve alman arkadaslarinin dedigi gibi o kadar güzel bir gecehayatimi varmis göreceklerdi. Aksam cikip cok güzel bir gece gecireceklerdi, bütun gece özgürlüklerini hissetmek istiyorlardi, bir günlük bile olsa!!
Iki kiz arkadasin en büyügü abisi tarafindan sehrin icinde bir diskotek oldugunu duymus. Bütün olay burada intikal ediyordu, bütün güzellikler bu diskotekte oluyordu. Eger ki insan görünmek istiyorsa buraya gelmeliydi. Bu diskotekte rüyalar gerceklesiyordu ve bu diskotekte özgürlük duurp bu iki kiz arkadasi bekliyordu...
Her$ey planlanmisti. Hersey yolundaydi. Ailelerine nasil yalan söyleyecekleri; okulla beraber haftasonunda "bir yere" gideceklerini ve gezdikten sonrada alman arkadaslarinda yatacaklarini. Her$ey hazirdi.
Iki kiz arkadasinda beklentileri coktu, ve diskotege gidip hayatlarinda ki en büyük masal icin bekleyemiyorlardi. Evet, kizlar icin bu büyük bir projeydi, ve evet bu kücük macera hayatlarini büyük bir karma$aya itecekti. Yanlis yapmak cok sey ifade eder. Sadece bir yanli$ ve ardindan gercekler ortaya cikabilirr ve sonucu kötü olabilir. Ama kizlar bu durumu hicte o kadar kötü görmüyorlardi, ve riski de cok büyük birseymis gibi de görmüyorlardi.
Aksam saat 8 de alman arkadaslarinin yanina gittiler. Birazcik kiz kiza konusup ve ictikten sonra aksam 11´e az kala "auf wiedersehen" deyip sehir icinin yolunu tuttular.
Diskonun kendi kafalarinda hayal ettiklerinden daha büyük oldugunu gördüler, ve sanki ilk defa girmemis gibi davranacaklarini birbirlerine söylerek anlastilar. Güya kendilerini dislanmis gibi hissetmek istemiyorlardi. Bu yüzden üstündeki fazlaliklari alman arkadaslarinda cikarip daha ic acici ve rahat bir kiyafet giydiler. Böyle bir kiyafeti kendi evlerinde giyip disari cikmaya cürret edemezlerdi cünkü. Alman arkadaslarinda sadece bir tane icki icmislerdi ikiside ve tadini begenmeselerde kendilerini zorladilar yudumlarin bogazlarindan gecmesi icin.
Diskotekte her iki kizda iki türk oglanlar cabucak kayna$tilar. Ikiside cok yakisikliydi ve cok iyi davraniyorlardi kizlara. Saf tiplere benziyorlardi yani.
Kizlardan biri oglanlardan biriyle konusurken digeri kizlara icecek getiriyordu ve bu iceceklerin icine bir hap koyuyordu, bunu da kizlarin farketmemesi lazimdi tabii. Bu haplar kizlari yorgun ve agir hissetmelerini icindi ki kizlar cok kolay bir yem olsun ikisi icinde. Türk erkekleri arasinda yaygin olan bir düsünce var: eger ki türk kizlari kendi baslarina disariya cikiyorlarsa bunun sonucuna katlanmalari lazim, ve baslarina gelen her olayida haketmis olarak görüyorlar.
Oglanlarin plani tereyagindan kil ceker gibi olmustu. Sabah saat 5 ti. Kizlar berrak sekilde düsünemiyor ve oglanlarin kendilerini alman arkadaslarinin evine götürmelerine karsi koymuyorlardi. Nihayetinde de ciktilar diskotekten..
Alman arkadaslarinin evi yerine yakinlikta bir ormana götürup her iki kizida bayiltana kadar dövüyorlar. Oglanlar kizlarin basina po$et koyup, kizlara tecavüz ediyorlardi. Kizlar her iki oglan tarafindan tecavüze ugruyorlar 2 defa. Oglanlardan briri pis pis gülerek mobilini cikarip bir arkadasini ariyor, o da bu durumdan istifade etsin diye.
Bu arkadaslari yarim saatin icinde gelip hayatinda ilk defa bir kizi tecavüz ediyordu. Bir kizin "i$ini" bitirdikten sonra digeri gecti ve onu da tecavüz etti.
Bu üc oglan birbirlerine bakip kendileriyle gurur duyuyorlardi. Kizlari getiren oglanlar hala sarho$tu ama diger arkadaslari ayikti ve kizlarin basinda ki po$eti cikarip kizlarin yüzünü görmek istiyordu.
Birinci kiza eglip basinda ki po$eti cikartiyor ve görüyor ki bu tecavüz ettigi kiz, kiz kardesinin arkadasi, üstelik EN IYI ARKADASI.....
Oglan düsünemiyor, sadece kafasinda kiz kardesine en iyi arkadasini utanarak nasil tecavüz ettigini ifade etmeye calisiyordu..
Bu oglan sanki bir hayalet görmüs gibi dururken, diger arkadaslarindan biri öteki kizin kafasinda ki po$eti cikariyor..................
4 dakika icerisinde bu 3 oglanlardan hic biri tek bir kelime bile söylemiyor. Sadece durup gözyaslari yanaklarindan süzülürken kiza bakiyorlardi.. Göge dogru bakip sonradan gelen oglan bagiriyor:
"Allahim, ben sana ne kïtülük yaptim ki sen bana kendi kizkardesimi tecavüz ettirdin???!!!!!!"
Yorumlarinizi bekliyorum.
...............................
Bermuda Şeytan Üçgeni Hakkında yorum....
Bermuda Şeytan Üçgeni, Atlantik Okyonusu'nun Güney ve Kuzey Amerika'yı birbirinden ayıran ve Bermuda, Porto Rico ve Miami sahilleri arasında kalan üçgen şeklindeki bölgenin adıdır. Pek çok gemi ve uçağın hiç bir enkaz ve iz bırakmadan kaybolduğu biliniyor. Mayalara ve Meksikalılara ait seyahat notlarında, bu bölge ile ilgili bir uğursuzluk olduğu kaydediliyor. Bir Osmanlı yazarı, bundan birkaç asır önce esrarengiz olayların yaşandığı bu sular hakkında bir eser ortaya koyar. Efsaneleşmesine yol açan sebep 1945'de beş adet Amerikan savaş uçağının hiç bir iz bırakmadan kaybolmasıyla başlar. Kaybolma hadiselerinin çoğalmasıyla birlikte Batı dünyasında Atlantik Esrarı' ve ' Bermuda Şeytan Üçgeni' adı altında yüzlerce kitap yazılır. Suların yuttuğu kayıp Atlantis medeniyetinin burada olduğu yazılır, çizilir. Fizikçilere göre kuzeyden ve güneyden gelen akıntılar bölgede yosunlaşma oluşturduğu için gemiler batıyor, ayrıca oluşan yüz-ikiyüz metre yüksekliğindeki dalgaların üzerinden geçen uçakları vakumla yutuyor. Akıntıların meydana getirdiği girdaplar denizin altında ' mavi delikler' uçak ve gemileri kendisine çekiyor. Sekseninci meridyen dairesi üzerinde yer alan Bermuda gibi ölüm deliklerinin bulunduğu ve manyetik çekim dalgalarının üzerinden geçenleri yuttuğuda Fizikçilerinin iddialarından. Yosunların meydana getirdiği metan gazının akım oluşturarak kapsama alanına giren gemi ve uçakların elektronik aletlerini bozduğunu ve bir metan tüneli oluşturarak yutma olayını gerçekleştirdiğini ileri süren Fizikçilerin metafizike inanmadan bu esrarı çözmesi beklenmemeli... Bediüzzaman Said Nursi, ayda cin sultanlığı olduğunu belirterek, ervahı habisenin güneşin etrafında dönen peyk ve bazı taş parçalarını üzerinde taht kurduğunu belirtir. Uçan daireler adlandırılan cisimlerin bu şeytan ve cinlere ait nesneler olması büyük ihtimaldir. Nitekim Aya insanoğlunun ayak bastığı şüphelidir. Rus Yuri Gagarin 1966'da uzayda kaybolmuş, 1969'da aya ayak bastığı iddia edilen Neil Armstrong, Apollo 11'de kaldığı için kurtulmuş, asla aya ayak basamamış, beraberindeki 12 kişi ayda kaybolmuştur. Amerikalıların çektiği filmin sahte olduğu konusunda onlarca kitap yazılmış, rüzgarın olmadığı ayda Amerikan bayrağının dalgalandırılması, fonda hiç yıldız bulunmaması komik bulunmuştur. Aydan getirilen toprağın insan eliyle alınmadığı ortadadır. Çünkü aydaki cin sultanlığı aya insan yaklaştırmamakta, ayak basanları yutmaktadır. Bu konuda Discover TV'de geçen ay seyrettiğim belgesel, Amerikan sahtekarlığını ortaya koyuyordu. Said Nursi, Allah'ın yok ettiği eski medeniyetlere ait mekanlarda şeytan ve cinlerin sultanlık kurduğunu anlatır. Peygamberimizin hadislerinde helak olmuş cemaatlerin yaşadığı yere yaklaşılmamasını istemiş ve gidilecekse Allah'a sığınılmasını şart koşmuştur. Şeytan adına helak edilen yerler bir bakıma bunların eyaletleri, valilikleri ve başkentleri olur. Eski medeniyetlerin yıkıldığı yerde şeytanların hakimiyeti başlar; şeytani üçgenler, beşgenler, altıgenler oluştururlar. Yine peygamberimiz ' şeytanın tahtı deniz üzerindedir' buyurur. Cin ve şeytanların denizlerde bazı mekanlara taht kurdukları dikkate alınırsa Bermuda Şeytan Üçgeni'ne bu tanım ' çuk' oturur. Cin ve şeytanlar, ' mearic' ve ' nar'dan yaratıldıkları için, adeta güneşten gelen dalgalara maruz kalmış gibi bütün elektronik cihazları altüst edebilirler. Şeytanlar kendilerine kötülük yapıldığı, insanlar bir kötülük içine girdikleri zaman o türlü belalara maruz kalabilirler. Şeytanlar, insanların manevi alemini, metafizik buudlarını yıkarak verdikleri vesvese ile dalalete düşürür. Kalplerde şeytanın vesveselerine cevap veren oklarına hedef olan tereddüt ve şüpheleri değerlendiren bir dayanak noktası vardır. Kim vesveseleri gerçek sanırsa oyuna düşer, şeytan günah işlendikten sonra vesvesenin sonucu işlenen günaha sahip çıkmaz, kendini yok saydırır. Her insanda Bermuda Şeytan Üçgeni oluşma potansiyeli vardır. Kim kalbini karartır, mühürlenmesine işlediği günahlarla yol açar, tövbe etmez ve metafizik hassasiyetini kaybederse gemileri hep batar, girdap onu bataklığa doğru çeker. Şeytan Üçgenleri sadece Bermuda'da değil, işte şeytanların böyle hakim olduğu heryerde olabilir. Yeryüzünde, evrende Allah'ın koyduğu her kanunun her hadisenin, yani her fizik vakasının arkasında bir metafizik güç ve kuvvet vardır. Allah mülkünün arkasına melekleri yerleştirdiği, görevlendirdiği gibi her görünen fiziki dünyanın arkasında bir gayb, bir bilinmeyen var etmiş, imtihan sırrını aşikar etmemiştir. Bermuda Şeytan Üçgeni'nin sırrı zaten adı üstünde şeytanın görünmeyen metafiziğinde gizli... |
 |
|
|
major
Seçkin Üye
    
Turkey
İleti 1122 |
İletim - 14/06/2005 : 15:51:49
|
New York’un sembolü sayılan ‘Özgürlük Heykeli’nin İlginç öyküsü;
Ön Bilgi:Heykel, 19. yüzy#253;l#253;n Ortalarında Türk toprağı olan Mısır’a dikilmesi maksadıyla Fransızlar tarafından hazırlanmış ama sonradan yaşanan bazı şanssızlıklar yüzünden Mısır yerine Amerika yolunu tutmuştu. İşin daha da garip tarafı, heykelin masraflarının büyük kısmının, zamanın hükümdarı Sultan Abdüláziz tarafından bizzat ödenmiş olmasıydı. ‘New York’ dendiği zaman, çoğumuzun hatırına ilk önce Manhattan’daki gökdelenler ve şehrin hemen önündeki adada yükselen, kaidesiyle beraber tam 93 metrelik ‘Özgürlük Heykeli’ gelir. 1880’li senelerde Fransa’da yapılan Özgürlük Heykeli’nin masraflarının büyük kısmının bizden çıktığını, projesinin de New York’a değil, o yıllarda Türk toprağı olan Mısır’a dikilmek üzere hazırlandığını ve son anda yaşanan bir talihsizlik neticesinde Amerika’ya gidişinin öyküsü:
19. asırda Osmanlı İmparatorluğu’nun toprağı olan Mısır, yüzyılın ilk yıllarından itibaren Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın soyundan gelen ‘Hidiv’ unvanlı valiler tarafından idare ediliyordu ve içişlerinde bağımsız hale gelmişti. Mısır valileri, sadece yabancı memleketlerle imzaladıkları anlaşmalarla mali protokolleri padişaha tasdik ettirmekle yükümlüydüler ve İstanbul, bu gibi talepleri genellikle her zaman yerine getiriyordu. Mısır Valisi Saik Paşa’nın Fran sız mühendis Ferdinand de Lesseps’e 1854’te hazırlattığı ve Akdeniz ile Kızıldeniz’i birbirine bağlayacak olan Süveyş Kanalı projesi de onaylaması için Osmanlı hükümdarına sunulmuştu. Projenin arkasında Fransa vardı ama İngiltere, Akdeniz’deki ve Hindistan’daki hákimiyetini sona erdirebilecek olan böyle bir hazırlığa Karşı çıkıyor ve zamanın hükümdarı Sultan Abdüláziz’i, projeyi reddetmesi için devamlı bir baskı altında tutuyordu. Saik Paşa, İstanbul’un tasdikini beklemedi ve 1854’ün 30 Kasım’ında Fransız mühendise projenin hayata geçirilmesi için gerekli şirketin kurulmasa iznini verdi. Fransız sermayesiyle kurulan şirketin hisse senetlerinin tamamı satılınca İngiltere, Sultan Abdüláziz’e daha da fazla baskı yapmaya başladı ve hükümdar, Mısır Paşası’nın projesini 12 yıl boyunca onaylamadı. Mısır tarafı ise, İstanbul’un tasdiki gelmeden içe başladı ama Saik Paşa 1863’te birdenbire ölüverdi. Yerine geçen İsmail Paşa ise Fransız değil, İngiliz taraftarıydı, bu yüzden iktidarının ilk yıllarında projeye gereken önemi vermedi ama daha sonraki senelerde Kanal’ın Mısır’a nasıl bir hayati değişiklik getireceğini fark edince işe o da dört elle sarıldı. Kazılar neredeyse tamamlanmak üzereyken Fransız hükümeti, Sultan Abdülaziz’e İngilizler’den daha fazla baskı yapmaya başladı. Sultan Abdülaziz, 1866’nın 19 Mart’ında yayınladığı fermanla Kanal’a izin verirken Kanal Şirketi ile Saik ve İsmail Paşalar arasında varılan anlaşmaları onayladı, üstelik Mısır’ın kanal inşaatı için yaptığı dış borçları da devlet garantisi altına aldı ve kendisi de Kanal Şirketi’nin hisselerine oldukça yüksek bir meblağ yatırdı.
ASYA’NIN IŞIĞI OLACAKTI Saik Paşa ile kanalın mühendisi olan Ferdinand de Lesseps arasında 1854’te varılan anlaşmanın çok ilginç bir maddesi daha vardı: Kanal’ın Akdeniz’e açıldığı yere dev bir heykel dikilecekti. Heykel, firavunlar zamanının giysilerine bürünmüş bir kadın şeklinde olacak ve elinde ‘Asya’nın ışığının Mısır’dan geldiğini’ sembolize eden bir meşale tutacaktı. Sultan Abdülaziz’in ödediği paralar arasında yapılacak olan heykelin masraflarının bir bölümü de vardı. Paşa ve mühendis, eseri Fransa’nın tanınmış heykeltraşlarından olan Frederic Auguste Bartholdi’ye sipariş ettiler, hatta bir hayli avans da ödendi ve Bartholdi işe başladı. Dikileceği yerde monte edilecek şekilde parçalar halinde hazırlanan heykel birkaç sene sonra tamamlanmış, kanalın Akdeniz’e açıldığı yerde birkaç hafta içerisinde yerleştirilebilecek hale getirilmiş ve Marsilya’dan bir gemi ile Mısır’a nakledilmesinin hazırlıklarına bile girişilmişti.Ama,bu sıralarda Saik Paşa’nın yerine Mısır’ın başına geçen İsmail Paşa, Müslüman bir memlekette böylesine büyük bir heykelin dikilmesinin halk arasında hoşnutsuzluk yaratacağını düğündü ve mühendis Ferdinand de Lesseps’e, heykelin Mısır’a getirilmemesi talimatını verdi. Mühendis’in Paşa’yı ikna çabaları neticesiz kaldı. Süveyş Kanalı 1869 Kasım’ında dünyanın dört bir tarafından gelen davetlilerin katıldığı büyük ama ‘heykelsiz’ törenlerle açıldı. Bartholdi’nin eseri ise, Mısır’da bu yaşananlardan sonra Paris’te bir depoya kondu ve tozlanmaya terk edildi. O yıllarda dünyanın bir başka tarafında, Fransa ile Amerika Birleşik Devletleri arasında büyük bir muhabbet yaşanıyor ve taraflar birbirlerine jest üstüne jest yapıyorlardı.
HEYKEL, AMERİKA YOLUNDA Paris’te kurulan Fransız-Amerikan dostluk grubunun lideri olan Edouard Rende Lefebvre de Laboulaye, Fransız Hükümeti’ni Amerikalılar’ın Fransa’nın dostluğunu daima hatırlamaları için bir hediye gönderilmesi konusunda ikna etti ve hediyenin devasa bir heykel olmasa kararlaştırıldı. Heykel bir elinde hukuku simgeleyen bir kitap tutacak, diğer elinde de ‘dünyayı aydınlatan özgürlüğün sembolü’ olan bir meşale taşıyacaktı. sipariş gene aynı heykeltraşa, Frederic Auguste Bartholdi’ye verildi. Bartholdi’nin eseri zaten hazırdı, senelerden beri bir depoda beklemedeydi ve tek eksiği üst kısmında, yani elleriyle kollarında ve yüzünde baza değişiklikler yapılmasıydı. Amerikalılar heykelin New York’un hemen girişinde bulunan ufak adalardan birine yerleştirilmesine karar verdiler. Bartholdi, kaidenin yerini görmek için New York’a gitti ve Paris’e dönüşünde yeniden işe başladı. Bakır ve çelik ten yaptığı heykelin mühendisliği ilgilendiren taraflarını Paris’e kendi adıyla anılan bir kule dikmiş olan Gustave Eiffel ile beraberce çalışarak tamamladı ve 1884 Haziran’ın ilk günlerinde eserini Fransız hükümetine teslim etti. Bartholdi heykelin yüzünü tamamen değiştirmiş ve meşale annesi Charlotte’in siluetini işlemişti. Birbirine monte edilecek şekilde yapılmış 350 parçadan olunan heykel ‘Sere’ adındaki bir Fransız gemisine yüklendi ve 4 Kasım 1885 günü New York’a ulaştı. New York’ta, bu arada heykelin kaidesinin yapımı için bir bağış kampanyası başlamış, ilk bağışı Macar göçmeni olan, New York’ta ‘World’ adında bir gazete çıkartan Joseph Pulitzer yapmış ve kaide için 100 bin dolar vermişti. Macar göçmeni gazeteci, daha sonra gazetecilikte dünyanın en büyük ödülü sayılan ‘Pulitzer’in de isim babası olacaktı. Kaidenin inşasından sonra sıra heykelin dikilmesine ve resmi açılışa geldi. Bartholdi, New York’a yanına bu defa Süveyş Kanalı’nın mühendisi ve heykelin fikir babası olan Ferdinand de Lesseps’i de alarak gitti ve 1886’nın 25 Ekim’inde yapılan törende eserinin açılışını bizzat yaptı.
..............................................
Minik bir hikaye, --------
Bir universite profesoru ogrencilerine su soruyu sorar;
-'Var olan herseyi Tanrimi yaratti?'
Cesur bir ogrenci ayaga kalkar ve yanitlar.
-'Evet herseyi Tanri yaratti!'
Profesor sorusunu yineler ve ogrenci yine 'evet efendim ' diye yanitlar. Profesor devam eder;
-'Eger herseyi yaratan Tanri ise ve seytan var olduguna gore seytani da Tanri yaratmis olur ve calismalarimizda uyguladigimiz 'Kesinlestirme' prensibine gore de Tanri seytandir.Ogrenci boyle bir onerme karsisinda sasirir ve yerine oturur.Profesor ise ogrencilerine bir kez daha Tanri'nin icindeki kaderin bir efsane oldugunu kanitlamaktan oturu oldukca mutludur.Bu arada bir ogrenci ayaga kalkar ve
-Bir soru sorabilirmiyim profesor? der.Profesorde sorabilecegini soyler. > Ogrenci ayaga kalkar ve 'Soguk varmidir? diye sorar.
Profesor; Nasil bir soru bu boyle,tabiki vardir ' diye yanitlar. 'Sen hic soguktan usumedinmi?'
Ogrenci ; -'Aslinda, fizik yasalarina gore soguk yoktur. yasamda/realitede biz sogugu sicakligin yoklugu olarak dusunuruz.Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir sekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler.Ornegin,Absolute 0 (-460 derece F) sicakligin kesin yoklugudur (hic olmadigi seviyedir).Tum maddelerin bu seviyede reaksiyon verme ozellikleri bozulur ve degisir.Soguk yoktur,o yalnizca sicakligin yoklugunda duyumsadiklarimizi tarif etmek icin yarattigimiz bir kelimedir' der ve devam eder,
- Profesor, karanlik varmidir?
Pofesor ;
-'Tabiki vardir'. Ogrenci yanitlar,
-'Korkarim gene yaniliyorsunuz efendim.Cunku,Karanlik ta yoktur.Yasamda/realitede karanlik isigin yoklugudur.Biz isik uzerinde calisabiliriz ama karanligi calisamayiz.Gercekte,biz Newton'un prizmasini kullanarak beyaz isigi kirar ve renklerin cesitli dalga uzunluklari uzerinde calisabiliriz.Ama karanligi olcemeyiz.Bir basit isik isini karanlik bir mekani aydinlatarak karanligi kirmis olur yani karanligi gecersiz kilar. Siz belli bir mekanin/uzayin ne kadar karanlik oldugundan nasil emin olursunuz? Isigin miktarini olcersiniz! Bu dogrudur degilmi? Karanlik insanlik tarafindan , isigin olmadigi yer/mekan icin kullanilan bir kelimedir. Son olarak ogrenci profesore gene sorar;
-'Efendim seytan varmidir? Bu kez profesor pek emin olamamakla birlikte yanitlar;
-'Tabiki, acikladigim gibi, biz onu her gun ,her yerde onu goruruz.Seytan/kotuluk bir kisinin baska bir kisiye her gun sergiledigi insaniyetsizliginin bir ornegidir.O , dunyadaki islenmis tum suclarda,siddette yer alir.Bunlarin tumu seytanin kendisinden baska bir sey de degildir.' der.
Ogrenci devam eder; -'Seytan yoktur efendim.Yani o kendi basina yoktur. Seytan basit olarak Tanrinin yoklugudur.O aynen karanlik ve soguk ta oldugu gibi insanin tanrinin yoklugunu tarif etmek uzere yarattigi bir kelimeden ibarettir.Tanri seytani yaratmadi. Seytan/kotuluk insanin tanrisal sevgiyi yureginde duyumsamadigi zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur.O aynen sicakligin olmadigi yere gelen soguk ya da isigin olmadigi yere gelen karanlik gibidir. Profesor yerine oturur. Genc ogrencinin adi Albert Einstein'dir.
.....................................
Dostluğun Öyküsü Yazdır Ahmet ve Nihat adında iki arkadaş varmış. Aynı okulda okuyorlarmış. Ahmet istanbulda yaşayan, evi, arabası yeterince parası olan biriymiş. Nihat memleketten İstanbul'a gelmiş zor şartlar altında yaşayarak okuyormuş. Bunlar zamanla daha da iyi arkadaş olmuşlar. Ahmet Nihat'ın durumuna üzülüyor yardım yolları arıyormuş. Nihat'ı evine almış. Yedirmiş içirmiş. Cebine para koymuş. Üstünü giydirmiş. Kendine aldığı yeni kıyafetlerini bile ona vermiş.
Artık beraber gül gibi yaşayıp gidiyorlarmış. Bir gün Ahmet camdan dışarı bakıyormuş. Karşıdan gelen uzun süredir hayran olduğu ve yakında açılmak istediği kızı görmüş. Ve sonra arkadan Nihat'ın onu takip ettiğini. Nihat eve gelmiş ve Ahmet'e o kızdan cok hoşlandığını aralarını yapıp yapamayacağını sormuş. Ahmet kendisinin de ondan hoşlandığını söyleyememiş.
Arkadaşınin üzülmesini istememiş çünkü. Aralarını yapmış. Derken zamanla okul bitmiş. Nihat bir süre sonra Kayseri'ye vali olmuş. Evi arabası, yatı, katı, bir sürü parası olmuş. O kızla da evlenmiş. Ama Ahmet tam tersi. Evini arabasını kaybetmiş. Bütün parası bitmiş. Yatmaya yeri yemeye yemeği kalmamış. Aç sefil gezerken komşuları,
- Senin bir arkadaşın vardi Nihat diye. O Kayseri'ye vali olmuş, neden ondan yardım istemiyorsun, belki sana bir iş verir demişler. Ahmet reddetmiş hemen. Bunu kabullenemem demiş. Komşular ne kadar ısrar ettiyse de bir türlü kabul ettirememişler.
Ahmet için daha zor günler başlamış. Bakmış olacak gibi değil komşularını dinleyip tutmuş Kayseri nin yolunu. Valiliğe gelmiş. Ordaki odacolardan birine Nihat Beyi görmek istiyorum demiş. Odaco Nihat Beyin yanına girmiş çıkmış ve
- Sizi görmek istemiyor. demiş. Nasıl olur demiş Ahmet. Ona İstanbul'dan çok yakın arkadaşın Ahmet geldi deyin. Odacı tekrar gitmiş ve,
- Nihat bey sizi tanımadığını eğer daha fazla ısrar ederseniz kovduracağını söyledi demiş.
Ahmet duyduklarına inanamamış. Nasıl olur da, yemeyip yedirdiği, giymeyip giydirdiği, sevdiği kızı bile verdiği can ciğer arkadaşı Nihat onu tanımaz. Yıkılmış bir şekilde valilikten çıkıp doğru Nihat'ın evine eskiden hoşlandığı kızın yanına gitmiş. Belki yardım eder diye. Kapıyı çalmış. Birinin gelip dürbünden kendine baktığını hissetmiş. Ama kapıyı açmamış kadın.
Bir kez daha yıkılmış. Dışarı çıkıp kendini toplamaya çalışırken yanına yaşlı bir amca yaklaşmış. Ahmet'in durumundan cok etkinlenmiş adam. Olayı anlatmasını istemiş. Ahmet'te olduğu gibi anlatmış. Adam cok üzülmüş.
Demiş ki.. -Bak evladım. Seni cok sevdim. Dürüst bir insana benziyorsun. Bak benim şurada bir sarraf dükkanım var. Gel istersen benimle çalış. Hem para kazanırsın hem de yatmaya yerin olur. Ahmet hemen kabul etmiş ve çalışmaya başlamış.
Gel zaman git zaman dükkana başka bir yaşlı amca gelip gitmeye başlamış.
Çok iyi arkadaş olmuş Ahmet'le. Bir gün bu yaşlı amca elinde bir kutuyla gelmiş dükkana. Bak ben bir yere gidiyorum. Eğer 3 ay içerisinde dönmezsem bu kutu senindir, istediğin gibi kullan, demiş. Ahmet kutuyu almış, odasında bir yere koymuş. 3 ay geçmiş, 4 ay geçmiş, 6 ay geçmiş amca hala gelmemiş.
Sonunda Ahmet kutuyu açmaya karar vermiş. Bakmış içinde, elmaslar, mücevherler, altınlar, bir sürü de para varmış. Ne yapacağını şaşırmış. Hemen patronuna gidip durumu anlatmış. Patronu da artık o kutunun kendisinin olduğunu istediği gibi kullanabileceğini söylemiş. Bir de öneride bulunmuş.
- Bak sen bu işi iyice öğrendin. Gel sana bir kuyumcu dükkanı açalım. Gül gibi geçinip gidersin. Hemen dükkanı açmışlar. Ahmet almış başını yürümüş. Ev,araba, yat, kat. Zengin olmuş kısacası. Bir gün dükkana bir anne-kız gelmiş. Kızdan hoşlanmış Ahmet. Zamanla görüşmeye başlamışlar, derken nişanlanmışlar. Düğün vakti gelmiş. Davetiyeler hazırlanırken kız valiyi de çağıralım demiş. Ahmet kabul etmemiş. Nasıl olur demiş kız. Biz bu şehrin ileri gelenlerindeniz, valiyi çağırmasak olur mu? Ahmet yine kabul etmemiş.
Kız ısrarla neden böyle davrandığını sorduğunda anlatmış Ahmet. Sorunun bu şekilde çözülmeyeceğini söylemiş kız. Biz çağıralım, o yaptığından utansın demiş. Ve ona da bir davetiye yazmışlar. Düğün günü gelmiş çatmış. Davetliler tek tek gelirken heyecan içindeymiş Ahmet.
Nihat'ın gelip elmeyeceğini düşünüyormuş. Derken eşiyle kapıda görünmüş Nihat.
Ahmet, ilk başlarda gözgöze gelmemeye çalışmış. Nihat ne yana gitse öbür tarafa kaçıyormuş Ahmet. Hiç gözgöze gelmemeye çalışıyormuş. Dayanamamış birden. Piste çıkmış, almış mikrofonu eline.
Başlamış anlatmaya. Zamanında ben durumum iyiyken sevgili valimiz Nihat beyle aynı okulda okuyorduk. O zamanlar Nihat beyin durumu bu kadar iyi değildi. Nihat'ı evime aldım. Yemedim yedirdim, giymedim giydirdim. Sevdiğim kızı bile ona verdim. Bir gun benim durumum kötüleşti. Elimde avucumda ne varsa kaybettim. O kadar zor durumdaydım ki Nihat'a yardım istemeye gittim. Ama o beni tanımadığını söyledi, kovdurdu. Ordan çıkıp eşinin yanına gittim. Ama o kapıda benim olduğumu bildiği halde kapıyı açmadı.
Şok olmuştum. Dışarıya çıkıp kendime gelmeye çalıştığım anda bir amcayla karşılaştım. Sağolsun bana bir iş, yatacak bir yer verdi. Orada çalışırken çevrem genişledi. Başka bir amcayla tanıştım. Gel zaman git zaman o amca elinde bir kutuyla geldi yanıma. Bir yere gideceğini 3 ay içerisinde dönmezse kutunun benim olacağını söyledi. Gelmedi. Kutuyu açtım. İçinde beni bugünlere getiren yüklü eşyalarla ve paralarla karşılaştım. Sonra kendime bir kuyumcu dükkanı açtım. Orada sevgili nişanlımla tanıştım. Ve evleniyorum.
Anlattıklarım yalansa yalan desin Nihat Bey, demis ve bırakmış mikrofonu. Herkes şaşkınlık içinde Nihat Beye dönmüş.
Acıyarak bakmışlar bir Ahmet'e, bir Nihat'a. Nihat bir cevap vermek zorunda kalmış. Almış mikrofonu. Başlamış anlatmaya. Evet Ahmet'in söylediklerinin hepsi doğrudur. Yalan diyemem. Zamanında bana çok yardım etti, hakkını ödeyemem. Sağolsun benim mutlu bir evlilik yapmama öncülük etti. Ama eşimi zamanında sevdiğini bilmiyordum. Durumunun kötüye gittiğini, bir gün bana geleceğini biliyordum. Hep o günü bekledim. Ve sonunda geldi.
Onu kapıdan kovdurdum doğrudur. Ama niye kovdurdum. Eğer ben o zaman ona yardım etseydim gururuna yediremeyecekti. Belki de bir süre sonra intihar edecekti. Iyi bir arkadaşımı kaybetmek istemem.
Burdan çıktıktan sonra direk eşime gideceğini biliyordum. Hemen eşime telefon açtım. Ona Ahmet'in geleceğini, kapıyı açmamasını söyledim. Açmadı. Derken bizim evin karşısında bir sarraf dükkanı işleten arkadaşım var. Ona hemen telefon açtım. Bizim evden çıkan bir adam görürse onu işe almasını yardımcı olmasını istedim. İşe aldı, yatacak yer verdi. Bir gün babamı gönderdim ona. Can yoldaşlığı etsin diye...İyi arkadaş oldular...
Sonra babama bir kutu verdim Ahmet'e versin diye. O kutu babamın değildi. Benim de değildi. O zaten Ahmet'indi. Ona borcumu hiçbir zaman ödeyemem. Ahmet kutuyu aldı. İyi kullandı ve bugünlere geldi. Bir gün annemle kızkardeşimi gönderdim. Durumu nedir bir kontrol edin diye. Orada birbirlerini görüp aşık olmuşlar, evleniyorlar.
Bırakmış mikrofonu. Ahmet'le beraber herkes şaşkınlık içinde kalmış. Bir an gözgöze gelmişler. Derken birbirlerine sarılıp özür dilemişler. Güzel bir düğün olmuş, beraberce mutlu yaşamışlar.
KiMiN NEREDE VE NE SEKiLDE KARSILASACAGI BiLiNMEZ...ÖYLE DEGiL Mi?...
.................................
Dünyanın en gizemli 10 nesnesi...
İnsanoğlu her ne kadar uzaya çıksa da bundan binlerce yıl öncesine ait bazı nesnelerin üzerindeki esrar perdesi hâlâ aralanamıyor. İngiliz bilim ve teknoloji dergisi Focus da son sayısında bugünün teknolojisiyle bile üretilmesi zor olan gizemli nesnelerden bazılarını tanıttı...
Geleceği gören harita Coğrafya ve harita uzmanı ünlü Türk denizci Piri Reis'in 1513'te çizdiği Afrika, Amerika ve Güney Kutbu'nu gösteren harita, ortaya çıkarıldığı 1929 yılında ortalığı karıştırdı. Çünkü Güney Kutbu'nun keşfi, haritanın çizilmesinden çok sonra, yani 1818'de gerçekleşmişti. Dahası, Piri Reis'in haritası, kıtanın buz altında kalmış sahil kesimlerini de gösteriyordu. Ancak kıta üzerindeki buzlar, haritanın çizilmesinden tam 6 bin yıl önce erimişti.
2000 yıllık pil Alman arkeolog Wilhelm Konig tarafından 1938'de Irak'ın başkenti Bağdat'ın yakınlarında bulunan 2 bin yıllık pil, bilim adamlarını şaşkına düşürdü. Konig, 13 santimetre boyundaki toprak bir kabın içine monte edilmiş bir bakır silindir, onun etrafındaki demir çubuk ve testinin ağzını kapatan asfalttan oluşan bu nesneyi "dünyanın en eski pili" olarak tanımladı. Pilin 2 volt enerji ürettiği saptanırken, 1800'lü yularda modern pili icat eden Alessandro Volta adlı İtalyan kontunun da şöhretine gölge düştü.
Antik çağ bilgisayarı 1900 yılında Girit açıklarındaki bir batıkta araştırma yapan bilim adamları ilginç bir cisme rastladı. Tahta bir muhafazanın içine yerleştirilmiş bir dizi bronz dişliden oluşan bu garip nesnenin kasası, yüzeye çıkarıldığı anda dağıldı ve cihazın içindeki karmaşık yapı ortaya çıktı. Yapılan çalışmaların ardından, bu aygıtın Ay, Güneş ve diğer gezegenlerin konumlarını hesaplamak ve istendiği anda bunların pozisyonlarına yönelik tahminlerde bulunmak için geliştirildiği anlaşıldı.
Kristal kuru kafa Maya dönemine ait 1000 yıllık bu kristal kuru kafa, tek bir blok kristal üzerine oyma olarak yapılmış. Nasıl yapıldığı hala anlaşılamayan kuru kafanın altından tutulan ışık, doğrudan göz çukurundan yansıyor. Bu teknolojinin bugün bile mümkün olmadığı söyleniyor.
Generalin kemer tokası M.S. 300'lü yıllarda ölen Çinli general Çou Çou'nun mezarında 1956 yılında bulunan kemerin tokası, yüzde 85 oranında alüminyumdan yapılmış. Ama doğada sadece bileşik olarak bulunan alimünyumun diğer maddelerden ayrıştırılarak tek bir madde olarak kullanılabilmesi ilk kez 19. yüzyılda mümkün olmuştu.
1000 yılda yapılan kent Pasifik Okyanusu'ndaki Mikronezya adası yakınlarına kurulu antik Nan Madol kentinin inşası, M.Ö 200'de başladı ve 1000 yıl sürdü. 250 milyon tonluk dev bazalt bloklar kullanılarak yapılan bu kent, 100 yapay adayı kanallarla birbirine bağlıyor. Bu kadar bazaltın bölgeye nasıl getirildiği ise hâlâ sır.
Uzaylılar için iniş pisti Peru'nun Pampa sahilindeki 450 kilometrekarelik alan üzerine çizili motifler, M.O. 300 üe M.S. 600 arasındaki dönemi kapsayan hayvan ve bitki şekillerini resmediyor. Nazca medeniyeti tarafından yapıldığı düşünülen bu garip motiflerin, uzaylılar için bir iniş pisti vazifesi gördüğü öne sürülüyor.
Concorde'un atası M.Ö 200'de yapıldığı sanılan bu nesne, 1898 yılında Mısır'da bir lahitte bulundu. Ancak gerçek uçaklar icat edilene kadar ne olduğu konusunda kimse bir fikir beyan edememişti. 1972'de arkeolog Halil Mesiha bunun bir model uçak olduğunu, mükemmel bir aerodinamiğinin bulunduğunu ve kanatlarının Concorde'u andırdığını iddia etti.
Kayaya gömülü çekiç Tahta sap ve demir tokmaktan oluşan bu çekiç, 1936'da Teksas'ta 400-500 milyon yıllık bir kayanın içine gömülü olarak bulundu. Modern bir aletin tarih öncesi bir kaya kütlesinin içine nasıl girdiği bir yana, çekiçte kullanılan demirin günümüz demirlerinden bile saf olması bilim adamlarını hayrete düşürdü.
Harçsız taş set Peru'nun Cusco bölgesindeki bir İnka kalesinin etrafını 360 metre boyunca zikzak yaparak saran 9 metrelik setlerin yapımında, tanesi 300 tona varan kireçtaşı blokları kullanılmış. Ancak hiç harç kullanılmamasına rağmen bu kayalar, arasına bıçak bile sokulamayacak kadar mükemmel yerleştirilmiş.
..............................
Belki bir aylığına tatile çıkacağım o yüzden ancak haftada bir girebilirim. Girebildiğimde de tekrar hikaye ya da yazarım buraya.Siz yine yorumlarınıza devam edin... Sağlıcakla kalın...Hadi çok uçmayın...İyi tatiller herkese... |
 |
|
Konu  |
|
|
|