Dark Souls II her ne kadar sağlam bir oyun olsa da, büyük beklentilerin olmasından dolayı, oyunun hardcore fanları için biraz hayalkırıklığı yarattı. Her ne kadar yeni başında yeni bir yönetmen bulunmuş olsa da, görselliklerin başarısızlığından dolayı oyunun içeriğine herhangi bir şey söylenemedi. Şimdi, Miyazaki’nin yapımını üstlendiği Bloodborne, PS4’e Dark Souls oyun stilini getiren ilk oyun oluyor.

Bloodborne’da oyuncular Yharnam şehrinden kötü yaratıkları ve musibetleri defemek için Avcı rolünü üstleniyor. Şehrin büyük bir kısmı ilk gördüklerinde üstünüze saldıracak kadar çıldırmış durumda. Şehirdeki terörü nelerin beklediği size, silahlarınıza ve ekipmanınıza kalmış durumda.

Demon’s Souls ve Dark Souls’da olduğu gibi Bloodborne da belirli bir oynanışı takip ediyor: Dikkatlice yeni, korkutucu bir bölgeye giriyorsunuz, yeni ve daha zorlu yaratıklarla karşılaşıyorsunuz. Ardından da çoğunlukla ölüm geliyor. Daha sonra kafanızda oluşturduğunuz tuzak ve saldırma taktikleriyle, karşılaştığınız yaratıkları alt ediyorsunuz. “Bilgi en büyük silahtır.”

Eğer o oyunları oynadıysanız, Bloodborne’a da alışmanız çok kısa bir zaman alacaktır. Level atlama, silah geliştirme ve item alma... Oldukça dikkatli oynama biçimi, belirli bir noktaya gelme başarısını gösterdikten sonra onu kaybederek en baştan başlama korkusu... Sonunda da büyük rahatlık ve ödül... Bunlar size çok tanıdık gelen cümlelerdir.

Dark Souls’un kendisiyle özdeşleşmiş kamp ateşleri Bloodborne’da yerini lambalara bırakıyor. Online olarak bağlandığınızda ise diğer oyuncuların kendi dünyalarında neler yaptıklarını ruhani bir görsellik ile görebiliyorsunuz. Oyun topluluk panosuna mesaj bırakabiliyorsunuz.

Bloodborne’un dünyası: Yarnham Şehri sizde inanılmaz bir iz bırakıyor. Soğuk, kasvetli, bunaltıcı bir havası olmasına rağmen bir o kadar da göze güzel gelen bir şehir olan Yarnham, sanki ruhani bir mekanın serisi olan Demon’s ve Dark Souls’un o rahatsız edici havasını size veriyor. Rüyayı yaşamak ve kabustan uyanmanın aynı anda etkisini hissettiriyor size.

Oyundaki her sahne oyuncuya, onu nelerin beklediğini ya da neler yaşadığını hatırlatıp, hissettirecek şekilde dizayn edildiği için sürekli durup her manzaraya bakıyorsunuz. Aşağı bakıp saatler önce savaştığınız bir köprüyü ya da ufuk çizgisine bakıp en son gitmeniz gereken bölgeyi görebiliyorsunuz. Ancak, çok fazla durmak ve izlemek pek akıl karı bir iş değil çünkü etrafınız sizi kan pudingine çevirmek isteyen yaratıklarla dolu.

Çoğu silahın uzun menzili olmadığı için savaş stratejiniz yaratıkları sersemletip işlerini bitirmek üzerine kuruluyor. ‘Hızlı savaş’ demek yara alacağınız anlamına geliyor, yani en uygun anı kollamanız gerekiyor. Oyunda agresif olmak yararlı; çünkü Bloodborne’da atak yapmak yeni bir defans yöntemi. Genel olarak Bloodborne, Dark Souls ile Dark Souls 2’nin arasında bir yerde. Ne ikisinden de çok iyi ne de ikisine yetişemicek kadar kötü. Souls tarzını, kanlı ve zorlu savaşları seven oyunculardansanız Bloodborne, zamanınız vermek için iyi bir tercih.